13 Ocak 2009 Salı

Düzlüklerin şarkısı

Sveltzka küçük bir kasabadır. Küçük bir tepenin yamacında, küçük evlerini sevimli çitlerin çevirdiği yeşil bir yer. Masallardan çıkmış gibi görünür. Oysa Sveltzka’da yaşanan telaş hiç de tatlı olanlardan değildi o sabah...

Harp zamanıydı, kasaba halkının neredeyse yarısı cephedeydi uzun süredir. Yalnızca kadınlar, çocuklar ve yaşlı erkekler vardı sokaklarda. Birkaç hafta önce ateşkes ilan edilmiş, sonra hükümet harbin sona erdiğini, askerlerin bölük bölük terhis edileceğini bildirmişti. Şimdi bütün kasaba, yaptıkları hesaba göre o günün ilk ışıklarıyla harbe giden erkeklerin geri döneceğini düşünüyordu. Sveltzka’nın yakınlarından geçen bir tren yolu yoktu, atlı yolculuksa yalnızca tepenin bir bölümüne kadar mümkündü. İhtiyar heyeti, cepheden Sveltzka’ya yolculuğun 20-25 gün süreceğini anlatıyor, bu vesileyle kendi gençlik dönemlerindeki harp anılarını dinletecek birilerini bulmanın fırsatını değerlendiriyorlardı: “kara kış öyle canımıza okumuştu ki, üzerine nöbetleşe bindiğimiz atı kesip yemek zorunda kalmıştık açlıktan!”

Onlar harp zamanlarının felaketlerini yad ededursun, yaşlı ana babalar, genç eşler ve küçük çocuklar, evlat acısı çekme, dul veya yetim kalma ihtimalini dile getirmiyorlardı bile. Bir tür sessiz anlaşmaydı aralarındaki, umudu bozacak hiçbirşeye yer yoktu. şurada burada karşılaştıklarında, birbirlerine bakıp sıcacık gülümsüyorlardı: “az kaldı kavuşmamıza!” Ama hepsinde vardı aynı korku, “ya geri dönmezse?” Pek çoğu uzun zamandır cepheden haber alamamıştı, ama zaten Sveltzka’nın zorlu yolu hesaba katılırsa, mektupların gecikmesi, hatta hiç gelmemesi işten bile değildi.

Sonunda ışıyan gün, vaktin geldiğini haber verdi Sveltzkalılara. Hummalı bir hazırlık, her evde hissedilen olağandışı hareketlilik, ardı ardına kapanan kapılardan çıkan genç-yaşlı bir sürü insan, kucağında bebeğiyle bir yandan şalına iyice sarınmaya çalışan genç bir kadın, bastonuna yaslanmış iki büklüm bir nine ve onu kendilerini yavaşlatacağı gerekçesiyle evde kalması için ikna etmeye çalışan tek kollu oğlu, iki yaramaz erkek çocuğunu zaptetmeye çalışan bir anne, gençliğinde kazandığı madalyaları sırf o günün şerefine gururla göğsüne iğnelemiş bir baba. Herkes, ama herkes yollara dökülmüştü, tepeye doğru yola çıktılar. İrina da aralarındaydı.

Evleneli topu topu dört ay olmuştu ki, savaş patlak vermişti. Kocasını harbe yollarken başı dikti İrina’nın, yalnızlığa alışıktı. Ne kadar süreceğini bilmediği yalnızlıklar da onu korkutmuyordu. Hem öksüz hem de yetimdi çünkü, çok küçükken tanışmıştı yalnızlıkla. Şimdi, hızlı adımlarla tepeye doğru yürürken bunları anımsıyor, yüzünü kesen soğuk rüzgara aldırış etmiyordu.

İrina tepeye varalı henüz bir tütün içimlik zaman geçmişti. Kasaba yavaş yavaş tepede toplanmaya başlamıştı. Gözler pür dikkat ufukta, soluklar tutulmuştu. Çıt çıkmıyordu, mutlak bir sessizlik hakimdi her yere. Neredeyse kimse nefes bile almıyordu. Öylece beklediler, sessiz, hareketsiz, gözlerini kırpmadan. Güneş iyice yükselmişti. Rüzgar aralarından geçerken uğulduyordu. Kalabalık sabırsızlanıyor ama yine de sessizliğini bozmuyordu.

“RODYAAAA !!!!”

Sonunda bir kadın sesi göğü yırttı, kalabalık sesin geldiği yöne doğru döndü. İşte, ufukta pek çok asker silueti, kah koşarak, kah yürüyerek, kah hafif hafif aksayarak onlara doğru ilerliyordu. Bekleyenler de coşkuyla gelenlere doğru koşmaya başladı. İrina da koşuyordu, kısacık bir süre sonra bekleyen ve gelen Sveltzkalılar birbirlerine karıştı. Sevinçten ağlayanlar, sarılanlar, bebeğini kucaklayanlar, çocuğuyla ya da annesiyle hasret giderenler... Ama tablo yalnızca mutluluğu resmetmiyordu, elinde muhtemelen beklediğinin ölüm haberini bildiren bir mektupla bir köşede gözyaşlarına boğulanlar, sinir krizi geçiren genç dullar, kırış kırış olmuş yüzünde göz yaşları zor seçilen nineler, iki elini önüne kavuşturmuş boynu bükük, başı önde ihtiyarlar da vardı aralarında... İrina hepsinin arasından koşarak geçiyordu, sağa koşuyor bulamıyor, sola koşuyor göremiyordu kocasını. Bir an, arkası dönük sarışın bir asker gözüne ilişti. Heyecandan kalbi küt küt atarak koştu gördüğü askere doğru. Hızla omzuna atıldı, kendine çevirdi onu. Ve yüzünü görmesiyle geri çekilmesi bir oldu, soran gözlerle ona bakan asker, kocası değildi. Belli ki karısı olan genç kadınsa İrina’yı yarı acıyarak yarı şaşkınlıkla süzdü. İrina hemen onlardan ayrıldı.

Sveltzka, artık Sveltzka’ya dönüyordu. Kucaklaşmalara, hasret gidermelere şimdilik ara verilmiş, sıcak evlere girme zamanı gelmişti. İrina, gittikçe seyrekleşen grupların arasında, kocasını aramaya boşuna devam etti. Kaybetmeyi kabul edemiyordu, “daha değil, sırası değil!” diyordu kendi kendine boyuna. Nihayet tepede bir başına kaldığında, güçlükle tuttuğu gözyaşları yanaklarına boşanıverdi. Oracıkta gördüğü bir taşın üstüne çöktü, yorgundu, yüzünü avcuna gömdü.

Soğuk iyice içine işliyordu, İrina daha fazla dayanamadı. Ayağa kalktı, son defa ufka baktı ve geri döndü. Henüz birkaç adım atmıştı ki, olduğu yere çivilendi. Kaşlarını çattı, yeniden ufka dönüp baktı. Gözlerini kıstı, bütün gücüyle ufukta gördüğü lekenin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Leke çok yavaş hareket ediyordu ama eğer İrina fena halde yanılmıyorsa bir yandan da el sallıyordu ara sıra. İrina son bir gayretle gücünü toplayarak ufka doğru koşmaya başladı. Lek yaklaştı yaklaştı yaklaştı, önce bir insan oldu, sonra bir asker ve sonunda da kocası. İvan, harpte bir bacağını kaybetmişti. Değneklerle yürüyebiliyordu ancak. İrina ona sevgiyle sarıldı. İkisi de ağlıyordu şimdi. Tek bacağının üzerinde durmaya çalışan İvan ve ona tek koluyla sarılan İrina, kaybettiklerine ve bulduklarına ağlıyordu.

Not: Bu öyküde bir Dostoyevski, bir Tolstoy, bir Gogol olsun muhtelif Rus yazarlarını taklit çabası görebilirsiniz. Zaten Rus isimleri kullandım. Hatta terbiyesizce “Rodya” bile dedim. Ancak şunu belirtmek isterim ki öykü, Soviet Army Chorus’un Song of The Plains şarkısı etkisinde yazıldı. Daha da ileri giderdim. Utandım.

3 yorum:

Elif Yilmaz dedi ki...

harika, nefis, otesi ve dahasi...ne guzel bir geceydi...terbiyesizce de guzel yazmissin.

Yavuz dedi ki...

Klasikleri anımsattı walla eline sağlık yenilerini bekliyoruz...

oligomer dedi ki...

bir an mutlu son ile bitmeyecegini dusundum fakat yanilmi$im, ucuncu yazinda beni sasirtmayi basardin, aferim :-)