8 Ekim 2009 Perşembe

shattered shields

in whoever we trust...
shall be shaken.
shall be trembled.
he who could be trusted,
shall arise.

6 Eylül 2009 Pazar

Küçük bir not

Duyup bilmeyen, bilip anlayaman, anlayıp anlatmayan kimse kalmasın diye buradan duyuruyorum: Masallarınızda anlattığınız kötü kalpli kraliçe benim.

Dolabım zehirli elmalarla dolu. Evdeki aynalarla konuşacak kadar deliyim. Camdan yapılmış ayakkabılardan nefret ederim. Bir kızı sırf saçları güzel diye kuleye kapatabilir, iktidar savaşları uğruna bir diğerini yüz yıllık uykuya yatırabilirim. İki masum kardeşi şekerden evle kandırdığım doğru, tek isteği hasta ninesine yiyecek götürmek olan masum kızın peşinden vahşi bir kurt gönderdim.

Gayet iyi bildiğiniz üzre, bütün ömrümü eğitilebilir gerizekalılar olarak gördüğüm prensesleri ve kendini prenses zannedenleri adam etmeye vakfettim. Sonra başka bir cadı çıktı, çabalarımın yersiz olduğunu, hiç bir prensesin aklını başına getiremeyeceğimi söyledi. Söylediklerini ispat için küçük bir deneme yapmayı teklif etti, kabul ettim.

Prensin birini kurbağaya çevirdi. Hiç bir prensesin, o iğrenç kurbağayı öpecek kadar aptal olabileceğini düşünmedim. Gerisini hepiniz anlatır durursunuz zaten, karşısına çıkan iğrenç bir hayvanı sırf prens olduğunu iddia ediyor diye öpen bir manyak bulundu nihayetinde.

Fakat gerçek kötüler yenilgiyi o kadar kolay kabul etmez, ben de pes etmedim. Muhteşem bir planla geriye kalan bütün prensleri kurbağaya çevirdim. Prens falan kalmadı artık. Haberiniz olsun.

28 Haziran 2009 Pazar

Can çıkar huy çıkmaz. (+18)

** Yazılarımda küfür kullanmamak gibi özel bir gayretim yok ama genel bir hoşnutsuzluğum var galiba. Yazarken küfür etmek 10 binlik bir yapbozda doğru parçayı olması gereken yere yerleştirmekle eşdeğer benim için. Aksi takdirde sahiden çok sakil duruyor, bence. (Konuşurken ne kadar küfür ettiğim konumuzun dışındadır.) Ancak bu yazının temelini küfür oluşturuyor. Duyduklarımı yazacağım hoş, yine de hikayelerimde küfre, mantının üzerindeki kırmızı biberli sos tadını veremeyecekse hiç dokunmayacağım. **

Yerin dibine batsın böyle huy. Bu kaçıncı. Sırf bu yüzden birgün başıma olmadık bir iş geleceği kesindi zaten. Herneyse, kısa keseyim, benim korkunca gülme krizine girmek gibi saçma sapan bir huyum vardır. Hani şu çocukken, gece yarısı bir araya gelinip de anlatılan korku hikayeleri, şehir efsaneleri falan vardır ya, işte ben onları dinlerken karnıma ağrılar girerdi. Büyüdüm, hala gülüyorum. Sinemaya, korku filmi izlemeye gidemiyorum mesela. Merak ediyorum, eve hırsız falan girse ne olacak? Adama bakıp kahkahalar atmaya başlayacağım herhalde. Ama en çok gazetecilik yaptığım dönemlerde çekmiştim bu huyumdan. 1 Mayıs günü, düşünün Gazi Mahallesi’ndesiniz, göstericiler taş, sopa ve Allah daha ne verdiyse hepsiyle hem polise hem gazetecilere saldırıyor. Elinde inşaat tuğlasıyla bar bar bağırarak üzerime koşan bir gösterici. Ben ne yapıyorum? Gülüyorum, evet. Ayıp be. Münasebetsizlik. Yine başka bir 1 Mayıs, bu sefer Taksim Meydanı’ndayız, göstericiler Galatasaray’dan Meydan’a kadar yürümüş, maksatları Meydan’da gösterilerine devam etmek ve konuşmalar yapmak. Polis izin vermiyor. Barikat kurmuş bekliyorlar göstericileri. Biz de yanlarındayız. Atılan slogan “Susma sustukça sıra sana gelecek”. Kameraman arkadaşıma dönüp, yaratıcılıktan çok uzak bir millet olduğumuzu, bu sloganın artık değişmesi gerektiğini söyledim. Birbirimize bakıp sırıttık, zaten ortam oldukça gergin. Yanımızda duran kadın polis, ki tek eliyle Arnold Schwarzenegger’i kaldırabilir, söylediğimi duymuş, bize döndü ve “Gülün siz gülün, bugün aç kaldık zaten sizi döveceğiz” dedi. Buraya “suratımdaki sırıtma anında silindi, şok oldum, buz kestim” diye yazabilmeyi ne kadar isterdim bilemezsiniz. Şok olma kısmı doğru, ödüm de patladı zaten ama sırıtma bölümü için ne yazık ki aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çın çın bir kahkaha attım, kameraman arkadaşım bu huyumu gayet iyi bilmekteydi, bunun için “topukladı”. Evet evet, resmen kamerasının üzerinden şöyle yan yan bir bakış attı bana ve hiç vakit kaybetmeden toz oldu. O gidince daha da korktum ben tabi. Peki, daha da korkunca ne oldu? Eveeet, artık iki büklüm olmuştum, polisler tuhaf ve son derece kızgın bakışlarla beni süzüyor, iyice korku sarıyor her yanımı. Allah kahretsin. Araya sendika başkanlarından biri girdi de, polislerin dikkati onun üzerine yöneldi, ben de öyle kurtuldum, yoksa 1 Mayısta gülmekten ölen ilk insan olacaktım.

Geçtiğimiz hafta sonuna kadar bu saçma huyum yüzünden yaşadığım en büyük tehlike az önce anlattığımdı. Fakat artık, birincilik kürsüsüne başka bir hatırayı yerleştirmekle iftihar ediyorum müsaadenizle. Ve şimdi müsaade benimse, başıma geleni anlatmak istiyorum. Taksim’in ara sokaklarından birinde bir arkadaşımla beraber birşeyler içiyor ve sohbet ediyorduk. Hava güzel olduğu için sokakta oturmaya karar vermiştik. Laf lafı açtı, sohbet koyulaştı kulak memesi kıvamına geldi, vakit de epeyce ilerledi. İlerlemiş daha doğrusu, pek de farkına varmadık. Oturduğumuz sokak tenhalaşmış, şurada burada birkaç grup insan içkinin de etkisiyle rahatlamış, konuşup gülüşüyorlar. Tam o sırada çok yüksek perdeden bir erkek sesi sokağın tatlı rehavetini alt üst ediverdi. Böylece anladık ki, kavgaya hazırlanan bir grup var aramızda, elektrik yüklü yağmur bulutu gibi, fırtına koptu kopacak. Üstelik benimle grubun arasında 1 -1.5 metre var yok. Ortamın bu kadar gerildiğini, içlerinden biri bağırıncaya kadar anlayamamışım demek. Cevapsız da kalmadı zaten bağıran adamın söyledikleri. Böylece koca İstanbul şehrinde ve dahi muasır medeniyet seviyesine erişmiş bütün memleketlerdeki tiyatrolar, sinemalar ve sirklerde parasını verip biletini alarak izlemeye mazhar olamayacağınız türden bir gösterinin ilk perdesi başladı. Sahne sanatı kabilinden geçmiş ve de gelecek hiç bir gösteri, dünya durdukça o gece izlediğimle bir olamayacak. Hiç ama hiçbir şeye bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Ziyadesiyle ayıp oldu tabi, söylememe gerek var mı bilmem.

Kavgacı gruplar birbirlerine klark çekiyor, omuz, el ve kollarını kullanarak vücut lisanıyla meydan okuyorlardı. Pantolonlarının cebinde hiç olmazsa bir bıçak olduğu muhakkak, o da yoksa şişeleri parçalayarak bir silah edinecekleri kesin. Korkmaya başladığım an tam da o andır. İstanbul’un hergele yetiştirmek hususunda ün yapmış semtlerinden çıkma bu bıçkın delikanlıları izlerken manasızca sırıtmaya başladım. Görecekler diye ayrı, bastıramadığım kıkırdamalarımı duyacaklar diye ayrı korkuyorum. Öksürür gibi yapıyorum, olmuyor, boğazımı temizliyormuş gibi yapıyorum o da olmuyor. Arkadaşım, “Canına susadın herhalde, sussana, ne gülüyorsun?” dedi. Pür dikkat adamları seyrediyor bir yandan. Kolunu çekiştirdim, “Kalk gidelim buradan, bak çok kötü olacak” dedim. “Dur yahu, ne olmuş, neymiş dertleri merak ettim, bir anlayalım” der demez bütün umutlarım suya düştü, arkadaşım kavgaya karışmayalım diye gitmek istediğimi sanıyordu, durumun vehameti konusunda hiçbir fikri yoktu... O sırada gruplar laf dalaşına başladı. Avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Benim de kalbim küt küt atıyor korkudan.

- Lan kenef suratlı, analar senin gibi bir piç kundakladı mı beee!
- Hay ben senin talügatını sikeyim atın oğlu!

Atın oğlu mu? ATIN OĞLU MU? Korkudan gülme huyum olmasaydı da gülerdim ben buna. Tabii, onlar gayet ciddiler, burunlarından soluyorlar. Ben, hem korkudan hem de bu ömrümce duymak nasip olmayan yakası açılmadık fakat yaratıcılık sınırlarını yok sayan küfürler yüzünden gülüyorum. Başka tarafa falan bakmaya çalışıyorum artık, ne yapayım?

- Şunlara bak lan, götü güzeller. Çin ordusu musunuz lan siz?
- Ulan götü kabuk tutmuş herifler. Abdülhamit’in bando takımı!

Yok, dayanamıyorum. Bastım kahkahayı. Birbirleriyle öyle meşguldüler ki, beni duymadılar Allahtan. Ama arkadaşım duydu, bana öldürücü bakışlar attı. “Çıldırdın mı, kes şunu” dedi. İşin tuhafı, adamların söylediklerine kimse gülmüyor. Hadi ben korkudan gülüyorum, sizin hiç mi kulağınız duymuyor? Abdülhamit’in bando takımı dedi yahu! Bu adamların liseye gittikleri bile meçhul. Abdülhamit’i biliyor ve cümle içinde değil küfür içinde kullanıyor. Takdire şayan. Arkadaşım da dahil, bütün sokak, adamları izliyor, çıt çıkarmıyorlar. Bir gülen benim.

- Putu sikilmiş ecnebi gibi ne bakıyon lan!?

Allahım sana geliyorum. Olur şey değil. Cehaletimi mazur görünüz efendiler, böyle şey ne görülmüş ne de duyulmuştur. Bu lügatlarda aramakla bulunmayacak lafı arkadaşıma söyledi adamlardan biri. Koluna yapıştım arkadaşımın, “Allahaşkına kalk gidelim” diye yalvarıyorum artık. Dinlemiyor beni. Kendim kalkıp gideceğim ama, gülmekten iki büklüm olmuşum, yardımsız yürüyebileceğimi hiç sanmıyorum. Çaresiz iki elimi birden ağzıma bastırıyorum, çünkü 32 dişim tekmili birden meydanda ve ağzımı kapatabilmem mümkün değil. Ne işkence çektiğimi siz düşünün artık.

- Çeksene lan elini, cenaze osuruğu mu geldi burnuna?

Evet bana dedi bunu. Cenaze osuruğu ne demek? Gözlerimden yaşlar boşanıyor, yemin ederim. Adam bana çek elini deyince komutanından emir almış er gibi itaat ettim. Artık güldüğümü saklamanın imkanı kalmamıştı. Adamlar kendi husumetlerini bir yana bırakmış bana bakıyorlardı.

- Yonca görmüş eşşek gibi ne sırıtıyosun ulan?

Artık ne olacaksa olsun. Gizlemeye çalışmanın anlamı kalmadı. Açıktan gülüyorum yüksek sesle. Çok büyük samimiyetle söylüyorum, hayatımda maruz kaldığım en acı zulümlerden birisi bu. Sanırım bütün dayağı ben yiyeceğim. Üstelik dayak yerken güldüğüm için deli damgası yiyeceğim. Bütün bunları düşünüp korkuyor ve korktukça gülüyorum, güldükçe aklıma “yonca görmüş eşşek gibi sırıtıyor” olduğum geliyor iyice katılıyorum. Boğulmak üzereyken çalan siren sesleri bir kurtuluş ümidi oldu benim için. Polislerin yanımıza geldiğinde karşılaştıkları manzara şöyleydi: Bir grup kurtlar vadisi figüranı, ter içinde ve öfkeden köpürmüş, bir kenarda dona kalmış ve faltaşı gibi gözlerle olanları izleyen arkadaşım, hepsinin ortasında gülmekten ölen ben. Polisler, kavga etmek üzere olan adamlar, arkadaşım, esnaf, bütün sokak, hepsi, herkes bana bakıyor. Rezalet canım. “Utanmıyor musun?” dedi polisin biri. Kavgacı gruptan biri de çıktı, “Bu bizimle dalga geçiyor, bakın hala gülüyor, şikayetçiyiz memur bey” dedi. Galiba son gecem bu. Ölüm korkusu başka şey doğrusu. Gülmekten ölüyorum değil de, ölmekten gülüyorum. Artık ne hale geldiysem, beni hastaneye götürdüler. Biraz uyumuşum. Kendime geldiğimde tepemde beyaz önlüğüyle bir doktor dikiliyordu. Gülümseyerek “Daha iyi misiniz?” diye sordu. Sesim kısılmış, cevap veremedim, başımı sallamakla yetindim. “Şimdi size teskin edici bir iğne yapacağız” diye devam etti doktor. Hemşire de elindeki şırıngayı hazırlıyordu. İyi de, ben iğneden çok korkarım...

27 Haziran 2009 Cumartesi

Meğer

Şu anda adını kesinlikle hatırlayamadığım bir yazar (Filozof da olabilir. Dedim ben, aklıma gelmiyor diye.) “Eğer bir kitabın / filmin sonu iyi değilse, o eser kötüdür.” anlamında bir kelam etmişti. Bu bambaşka bir tartışma konusu, katılanı olur katılmayanı olur, benim derdim sonların kendisiyle. Kitap da değil, film sonları.

Bu görüşe inanıyorlar mı, red mi ediyorlar bilmiyorum ama senaristlerin sonuna kadar uyduğu bir “final sahnesi anayasası” var, bunu biliyorum. Yalnız, “eğer” ön kabulünden değil, “meğer” yanıltmacasından yola çıkıyorlar. Galiba yanlış anlamışlar o adını hatırlayamadığım yazar ya da filozofun söylediğini. Eğer olmuş meğer. Hayatımı kararttı bu meğerler. Lütfen sevgili okurlar, dikkat buyrunuz ve düşününüz, kaç tane “Meğer adam ölüymüş.”, “Meğer katil adamın kendisiymiş.”, “Meğer adam deliymiş.”, “Meğer hepsi rüyaymış.” filmi izlediniz? Aklıma bütün bu kategorilerde bir sürü film geliyor. Ama hepsinden çok “Meğer hepsi rüyaymış.” kategorisine sinir oluyorum. Şimdi siz, o kadar para, emek ve zaman harcayarak, bir zibidinin yorganı bütün uzuvlarını örtmediği için vuku bulan bir kurmacayı mı çektiniz? Bu, insanı ebleh yerine koymaktır efendiler. Oturdum, ortalama en az 2 saat ekrana (ya da perdeye neyse işte) baktım, izledim, sonra ne oldu, sen kalktın dedin ki: “Naniiiik!!!! Bu sana izlettiğim var ya iki saattir, aslında yok öyle bişey, rüya bu rüya. Zaten sende akıl olsa böyle bir şeyi ciddiye alıp izlemezdin. Allahaşkına, hiç böyle şey olur mu, ancak rüyanda görürsün!”

Olmaz tabi. Tu Allah belanı versin. Ama bunu film diye bana yutturmaya çalışan sahtekar sensin. Baştan söylesene rüya diye. Hem ben sinemaya gidince rüya görmek istemiyorum ki, film görmek istiyorum. Yaz kardeşim o zaman afişe, “Bilmem kimin son rüyası, sinemalarda!”. Biz de ona göre karar verelim. Soralım birbirimize, “Bilmem kimin son rüyasını gördün mü? Nasıldı, beğendin mi?” diye. Sen tut, seyret, merak et, düşün, şaşır, rüya çıksın. Kandırdım! İlkokuldayken çocuklar birbirlerine bir yer işaret edip “baksana şuraya” derlerdi, tufaya düşüp bakanlarla da alay ederlerdi: “Amma da baktı, sümükleri aktı!” diye. Şu son zamanlarda tesadüf ettiğim filmler bırakın sümüğü, beynimin pekmezini akıtıyor. Koskoca yönetmen olmuşsun, hala “amma da baktı!” peşindesin.

Bakın, huzurunuzda söz veriyorum, asla ve de kat’a “meğer hepsi rüyaymış” hikayesi yazmayacağım. İlla bir rüya yazacaksam da, baştan belirteceğim bunun bir rüyadan ibaret olduğunu. Söz, kimsenin sümüklerini falan akıtmayacağım.

25 Haziran 2009 Perşembe

Other Side

Lafı uzatmayacağım, Michael Jackson öldü dün gece, biliyorsunuz. Milyonlarca yaldızlı sözü hatırasına hürmeten tekrarlıyorlar zaten, bir de ben yapmayacağım. Malumunuz, devir copy paste devri, o copy – paste devrinin adamı değildi.

Ee, ne diyeceğim o halde? Hiç. Ben Michael Jackson hakkında konuşmaya bundan birkaç ay evvel başlamıştım zaten, Gaipten Sesler Korosu’nda. “Take Me To The Other Side” başlığıyla... Özetle şunu anlatıyordum: Ölüm Meleği O’nu arıyor, fakat bir türlü bulamıyordu. Geçirdiği estetik ameliyatlar yüzünden, evet. Dünyaya O’nu bulmakla görevlendirilen bir bilim adamı yollamışlardı. (Charles Darwin’i, “evrim mi geçirdi acaba?” düşüncesiyle.) Bilim adamı, çeşitli Michael Jackson adaylarıyla Ölüm Meleği’ne geri döndü, Bülent Ersoy, Marilyn Manson... Hiç biri “O” değildi. İronik, değil mi?

Hikayemin bir türlü tamamlayamadığım son ayağına gelmişti sıra. Çok bekledim, çok beklettim. Ne oldu peki? Michael hikayemi benim yerime tamamladı. Çok tuhaf hissediyorum.

Hikayelerinizi tamamlayın. Yoksa hiç düşünmediğiniz bir anda tamamlanıveriyorlar.

Annie are you ok? Definitely not. Just beat it.

Hikayeler için:

Take me to the other side - intro
Take me to the other side - I
Take me to the other side - II

14 Haziran 2009 Pazar

10 adımda yazarlık

Anlamadım, ne çok düşmanı varmış bu yazarların. Tamam, fikri suçlar kapsamında ceza alan, yıllarca hapis yatan, kitapları toplatılan, sürgün edilen ve hatta öldürülen pek çok yazar var, pek çok farklı zamanda, pek çok farklı memlekette. Durum bundan ibaret değilmiş ama, suya sabuna dokunmayan veya dokunmadığımı sandığım birşeyler yazsam da başıma gelmedik kalmıyor. Ya yazarlığı küçümseyen saldırılarla karşılaşıyorum, ya da ne yazdığımı neyi yazdığımı neden yazdığımı merak eden imalı sözlerle. Hayır, zaten tecavüze çok açık bir meslek, kalifikasyonunun okuma yazma bilmekle yeterli olduğu zannedilerek rahatlıkla yapılabileceği düşünülüyor. Böylece kurunun yanında yaş da mı yanıyor bilemiyorum ki, dudaklar alayla kıvrılıyor ve aşağılanıyor bu iş? Küçümseyen takıma tek bir tavsiyem var: okumayın. Hiçbir yazar zorlamıyor sizi. Edebiyat, müzik gibi, resim gibi, sinema gibi değildir ki, maruz bırakılamazsınız, tercih etmek zorundasınız. Girdiğiniz bir mağazada kulaklarınızı tırmalayan, midenizden ekşi sular yükselmesine sebep olan melodileri duymaya mecbur kalabilirsiniz, sokak ressamlarının kötü reprodüksiyonlarına bakmak, Louvre’da sonsuz istirahatine çekilmiş bir tabloyu salı pazarı tişörtlerinin üzerinde görmek zorunda bırakılabilirsiniz. Televizyonda izleyecek hiçbirşey bulamayıp gösterdikleri üçüncü sınıf filme razı olabilirsiniz. Ama size kimse bir kitabı zorla okutamaz. Edebiyata maruz kalamazsınız, okumayın.

Amaaaa... “ne yazdın, neden yazdın, nasıl oluyor da oluyor yazıyorsun” diye yakamı bırakmayan kendini bilmezlere –aslında biliyorsun sen kendini- bir rehber hazırladım, buna uyarsanız şahane eserlere imza atabilirsiniz. E biraz uyduruk olur ama, olur mu olur.

Evet, çok kızdırdı biri beni, hem okuyor, hem küçümsüyor, hem de hayran. Madem edebiyata tecavüz etmeye kararlı insanlar var, minareyi çalarken kılıf hazırlamalarına yardımcı olayım. Yazarlar kadar taş düşsün başınıza. Ben mi? Ben yazacağım yine. Herhangi bir olağanüstülüğü yok bunun, işim bu.

1. İnsanlardan nefret etmelisiniz. “Şu koca şehirde kaybolmuş hissediyorum”, “Kalabalıklar... o korkunç kalabalıklar üstüme üstüme geliyor ve ben boğuluyorum” gibi cümleler yazınızın anahtarı olmalıdır.
2. Herkes sahtedir, rol yapmaktadır ve bu sizi derin bunalımlara sürükler. Burada kişisel çatışmalarınıza değinmelisiniz.
3. Kendinizden de nefret etmelisiniz. Herkes rol yaptığı için siz de rol yapmaya mecbur olmuşsunuzdur. Bunun için bazen toplumu bazen de kendinizi suçlarsınız. Ama çoğunlukla toplumu.
4. Elbette sizi anlayan tek bir kişi bile yoktur bu dünyada. Ha, sonra hikayeniz içinde özel olduğunu düşündüğünüz birkaç kişiden bahsedebilirsiniz. Bu karakter veya karakterler görmüş geçirmiş tecrübeli bilge insanlar da olabilir. Toplumla alakasını çoktan kesmiş ama sizi görür görmez eski anıları canlanmış ve sizin özel olduğunuzu anlamışlardır.
5. Sıradanlık sizi çılgına çevirmelidir. Siz farklısınız ve bu nedenle yalnızsınız. Sizden başka herkes birbirinin aynı zavallı klonlardır.
6. Sizi anlayan tek kişi de ya ölmüştür ya da toplum kurallarına boyun eğerek sizden uzaklaşmış ve çarkın bir dişlisi olmaya karar vermiştir. Ona da kızarsınız.
7. Birbiriyle alakası olmayan iki konuya ait iki terimi belirtili ya da belirtisiz isim tamlaması şeklinde kullanmalısınız. Bu iç dünyanızın ne kadar geniş olduğunun bir kanıtıdır. “kozmik akşam yemeği” “sokak köpeklerinin prelüdleri” (oha)
8. Okurla dalga geçmelisiniz, aslında kendiniz için yazıyorsunuz, okuru boşverin.
9. Dürüst olmalısınız. Ama kesinlikle bokunu çıkartarak. Birşeyleri tasvir ederken daima en iğrenç yönlerini, en ağza alınmadık kelimelerle tarif edin. Cesur olun korkmayın.
10. Tek amacınız vay be dedirtmek olmalı. Ama yazınıza değil kendinize. Siz, yazdığınızdan daha önemlisiniz.

Güle güle kullanın.

İnci Vardar'a bu yüksek tesbiti ve kılavuza olan katkısı için teşekkür ederim :)
7. maddeye ek: kavramları birleştirip yeni bir kavrammış gibi gösterin ya da kelimeleri kesin, bozun, birleştirin, çarpıtın ki havalı görünsün. örnek: "kozmik yalansama", "bokumgibibokumabenzerbiradamcasına yaklaştı ve kalbim minik kuş şarkıları söylemeye başladı uzak diyarlarda."

31 Mayıs 2009 Pazar

Yaz Bakalım...

Ressam bir arkadaşım var, hala var mı bilmiyorum. Yani, henüz. O da ben de çalışırken seyredilmekten hoşlanmayız. Birbirimizin bu özelliğini iyi bildiğimiz için sözsüz bir anlaşmaya varmıştık, ne ben onu resim yaparken izlemeyi teklif ettim, ne o beni birşeyler çiziktirirken gördüğünde yanımda oturmaya devam etti. Bazen o bana resimlerinin bitmiş hallerini gösterir, bazen de ben yazdığım üç beş öyküyü okuması için ona yollarım. Ancak geçen hafta sonu açtığı sergisini görmeye gittiğimde, sergideki resimlerin hiçbirini daha önce görmüşlüğüm yoktu.

Galeri çok kalabalıktı, yani benim standartlarıma göre çok kalabalıktı. Arkadaşımla kısaca selamlaştık, konuklarının hepsine birden yetişmeye çalışırken bir de benimle ilgilenemezdi. Nasılsa daha sonra konuşacak bol bol vaktimiz olacağını bildiğimden, hemen resimleri izlemeye koyuldum.

Fikrimce, ki katılanı çoktur, resim anlatılamaz. Özelliklerini sayabilirsiniz. Ama anlatamazsınız. Tıpkı devletin vatandaşlarına verdiği kimlik kartı gibi ancak özelliklerini ve tasvir ettiği şeyi söyleyebilirsiniz. Adı – sanı, dönemi, akımı, bilmem kaça bilmem kaç kanvas, yağlı boya, bilmem kim ve ailesi, yok bilmem neresi, bilmem kaç yılı falan. Geriye kalanlar zaten resmi “resim” yapanlardır ve izahı yoktur, çünkü binlercedir ve imkansızdır. Bu yüzden arkadaşımın hangi resmine ne yaptığımı anlatmadan önce, resmin özelliklerini saymalıyım.

Viktoryen tarzda bir karyola resmedilmiş. Yatak dağınık. Alabildiğine dağınık. Ve bembeyaz. Eğilip bükülmüş yorgan, kırış kırış çarşaflar, onlarca yastık, iç içe geçmiş ve bembeyaz. En uzun o resmin önünde dikildim? Öyle yoğun hisler yaşattı ki bana? Çok etkilendim? Yoo, hayır, ilgisi yok. Şöyle bir baktım, uzun uzun incelemedim bile. Hemen çantamdan kalemi çıkardım, bir de kocaman beyaz kağıt, “Az önce burada birine tecavüz edildi” yazıp resmin altına yapıştırdım. Başka bir tabloya geçtim.

Bir kaç dakika sonra galeride bulunan hemen herkesin o resme bakmakta olduğunu farkettim. Sadece bir kişi, ressam, başka bir tarafa bakıyordu, bana. Gözlerindeki kızgınlığı tarif edemem. Tepeme bir yıldırım düşmesi için zihin gücüyle, var gücüyle çabalıyordu. Koca galeriyi bir kaç adımda geçiverip yanıma geldi, “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” dedi, zehir damlayan bir sesle. “Mahvettin resmi, mahvettin. Bütün anlamını yok ettin, değiştirdin, rezil ettin, Allah belanı versin!” diye öfkesini kustuktan sonra da gitti. Çıktım ben de galeriden, bir sigara yakıp yürümeye başladım caddede. Evime döndüm.

Bunu neden yaptım bilmiyorum. Hani stendhal sendromu derler, sanat eserleri karşısında duyulan heyecan yüzünden kendinden geçme hadisesi, bende bunun farklı bir varyasyonu var herhalde. Ne bileyim! Başka bir yazar arkadaşımla başlatmıştık bu birşeyler yazıp sağa sola yapıştırma işini, bir ana okulunun kapısına üst üste her gün “Öğretmenler! Yeni embesil sizlerin eseri olacaktır!” yazılı bir kağıdı iliştirerek. Onlar söküyordu, biz yapıştırıyorduk. Dördüncü mü yoksa beşinci gün müydü, yine aynı kağıdı yapıştıracağız, ortalığı kolaçan eden bekçiyi göstererek arkadaşımı durdurdum. Benim işim buydu, etrafı gözetlemek, o da gidip yapıştırıveriyordu kağıtları. Birbirimize baktık ve kıkırdayarak arabaya atlayıp kaçtık oradan. Fena mı, sayemizde birileri iş sahibi olmuştu.

Kaç gün geçti hatırlamıyorum, çok değil sanırım, aradı bir gün ressam arkadaşım. O altına yazı yapıştırdığım resmi hemen o gün satılmış. Üstelik alan adam, ressam arkadaşımın istediği rakamdan çok daha fazlasını vermiş. Ama ismini vermemiş. “Hangi sapıkmış o?” diye sordum arkadaşıma. “Bu kadar sapık olabilecek senden başkası gelmedi aklıma doğrusunu istersen” diye cevapladı. Resmi benim aldığımı sanıyordu. “Anlıyorum” dedim, “Ama, değeri bedava olan biri için beş para harcamam doğrusunu istersen” diye ekleyip kapatıverdim telefonu. Bir resim yapıp yollamış bana o gün, eve döndüğümde kapının önünde buldum. Bir de not iliştirmiş kenarına, “Bundan sonra birlikte çalışalım o halde, reklam oluyor demek”. Notuna hemen bir cevap yazıp yolladım. “Sen sapıksın”.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Aç Yamyamlar

Bir arkadaşım, “Yazarlar yamyamdır” dedi. Onlarla hiçbir şey paylaşmaya gelmezmiş. Kimbilir, kafalarının içinde dönüp duran edepsiz kelimeler, o paylaştıklarını tutup hangi kılıflara sokar, onlara tecavüz edermiş. İki yüzlü yamyamlar, çevrelerindeki herşeyi, herkesi, küçük bir sohbeti, yolda yürürken şahit oldukları münferit olayları, en ufak bir mutluluğu, en şiddetli kavgaları, ölümü, anılarını, rüyalarını, acıyı, şaşkınlığı, hayal kırıklıklarını, umutlarını, velhasıl hayatla alakalı ne varsa hepsini malzeme yaparlar, hiç saygı duymazlarmış. Ne kendininkine ne başkalarınınkine. Mahremiyet mefhumundan nasibini almamış ilkel ve bencil yaratıklar. Daima aç etoburlar.

“Deme yahu!” dedim. “Dur, bunu da yazayım.”

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Boşver

Stephan’ın büyükbabası 55 yıl önce 5 ağaç dikti. Dünyadaki en yaşlı ağacı, köknarı, kuzeye ekti; mutlulukları daim olsun diye, köknar dört mevsim yeşildir. Sert gövdeli meşeyi güneye ekti; kökleri kaybolmasın diye, meşenin kökleri en derinlere gidendir. Baharda ilk yeşeren salkım söğüdü doğuya ekti; kibirli olmasınlar diye, salkım söğüt her yaşta eğilir. Yas tutanların gölgeliği selviyi batıya ekti; erken göçenlerin kederi üzerlerine çökmesin diye, selvi uzun ömürlüdür. Sonunda hepsinin ortasına heybetli çınarı dikti; hiçbir şer birliklerini ve dirliklerini bozmaya muktedir olamasın diye, ulu çınar asla yıkılmayandır.

Ağaçlar yeterince büyüdüğünde bir ev yaptı, onları da içeri aldı. Ev, kolon niyetine ağaçlara tutunuyor, ağaçlar da evin içinde yaşıyordu. Salonun orta yerinde geniş gövdesiyle koca çınarı görenler hayran kalıyordu. Evin hanımı dışında herkes memnundu her odada bir ağaç gövdesiyle yaşamaktan. Ancak akan reçineler, kabuklara yuva yapmayı seven karıncalar, irileşmeye devam eden gövdelerin zaman zaman zemini çatlatması Bayan Eliza’yı çılgına çeviriyordu.

Yıllar böylece akıp giderken, Stephan bir gün bir kadınla geldi büyüdüğü eve. Hedera’nın gözleri güzeldi, çok güzeldi, ama bakışları hiçbir şey anlatmazdı. Gerekmedikçe konuşmaz, neredeyse hiç gülümsemezdi. Tek yaptığı, ince bedeninde taşıdığı zerafetle ortalıkta süzülmekti. Günün ve gecenin herhangi bir saatinde, evin herhangi bir yerinde onunla karşılaşabilirdiniz, aniden ve uğursuz, kedi adımlarıyla yürürken ve pencerlerden birinin önünde dikilirken. Uyumazdı Hedera, hemen hemen hiç.

Stephan’ın biriciği, Hedera’sı, onu çok kıskanırdı. Herkesten değil, herşeyden. Evi arşınlayıp durduğu uzun saatlerde, Stephan’ı paylaşmak istemediği düşmanını aradı durdu. Nihayet Hedera bahçeye arsız sarmaşığı ekti; güçlü ve dimdik olanları zehriyle çürütsün diye, Hedera oturduğu yere sımsıkı sarılan demektir.

Ağaçlar, bu budadıkça filizlenen, köklerine boşaltılan zehirli ilaçlara bana mısın demeyen sarmaşığa uzun yıllar dayandı. Çok, çok uzun yıllar. Hedera, yaptığının neticesini almaya ömrünün vefa etmeyeceğini anlayınca, bir gece evden ayrıldı. Peşinden de Stephan. Birkaç yıl sonra, Stephan’ın ölüm döşeğindeki büyükbabası evi yıktırmaya ve ağaçları kesmeye karar verdi. O da onlarla beraber ölüyor, kendi bedeni de onlarla beraber işe yaramaz hale geliyordu çünkü. Ağaç bedenlerini kurtarmak istedi. Kurtardı da. Beş koca ağacın beş koca gövdesinden yüzlerce kalem yaptılar. Memleketin her yerine dağıldı ağaçlar. Evin yerinde Stephan’ın büyükbabasına ait bir mezar var şimdi. Başında da bir gürgen. Gürgen, kabuğundan tabut yapılandır.

Hikayenin burasında durdu, çayından bir yudum aldı yaşlı adam. İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarından birinde, güdük masalar ve taburelerden oluşan basit bir çay bahçesinde, kalabalık yüzünden masamızı paylaşıyorduk. Gök yakutlar gibi ışıl ışıl mavi gözleri vardı. Her an ağlamaya hazır bakışlarıyla mükemmel bir uyum içinde olan hazin tebessümü insanın iliklerine işliyordu. Gözümü kırpmadan ve dünyadaki bütün fani seslere kulaklarımı tıkayarak dinliyordum onu. Devam etti:

Senin gözlerin de Hedera’nınkiler gibi. Onun gözleri bomboştu tabii, anlamsız, korkuturdu herkesi. Senin her bakışında bir mana var. Öyle olmasa, seni Hedera’ya çok benzetebilirdim. – Cebinden bir avuç kurşun kalem çıkardı – Bunları topluyorum her gittiğim yerden. Birini de sen al. Onunla birşeyler yaz. Hedera’yı yaz e mi? Ama sen Hedera olma, çünkü o bir sarmaşıktı.

Donup kalmıştım öylece. Ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Mekanik hareketlerle aldım yaşlı adamın verdiği kurşun kalemi. Ve hemen uzaklaşmak istedim oradan. Aynı zamanda da sonsuza kadar kalmak. Hava kararmıştı. Arkadaşımla barda buluşacağıma dair verdiğim söz geldi aklıma. İstemeye istemeye kalktım. “Adını bile bilmiyorum senin” dedi yaşlı adam. Adımı öğrenmek için söylememişti bunu, durumun özetiydi söylediği, bir beyan sadece. “Ben sizinkini biliyorum Bay Stephan” dedim. Güdük masaya içtiğim çayların parasını bırakırken, yaşlı adamın tebessümü, yüzünde yeni hüzün kıvrımları yaratarak genişledi. Gök mavisi gözlerinden iri bir tomurcuk düştü.

Beni bekleyen arkadaşımın yanına gittim. En büyük bardakta söylediği birasını yarılamıştı, çoktandır oradaydı demek. Beni görünce gülümsedi, ayağa kalkıp sarıldı. Karşısına otururken, “Biliyor musun ben sadece bir otum” dedim. Komik buldu söylediğimi, güldü ve merakla sordu, “Ne? Nereden çıktı şimdi bu Allahaşkına?”. Kısa bir duraklamanın ardından, "Sonra kalem almaya gider miyiz?" diye sordum. Küçük bir kahkaha attı, kaşları havaya kalkmıştı şaşkınlıktan. "Gideriz herhalde, ne oluyor sana yahu?" Sonra ben de güldüm, “Boşver" dedim, "Hadi içelim”.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Yavaş yavaş delirdim, kimse farketmedi.

Genç bir kız intihar etmiş, haberini aldık bugün. Tek satırlık bir not bırakmış babasına. “Yavaş yavaş delirdim, kimse farketmedi. Ailemi çok seviyorum.” Ekşi Sözlük yazarlarından Kaknem, konu ile ilgili açılan başlığa bir entry girmiş ki, okuduktan sonra başlığa yeni bir entry girmekten vazgeçmek şöyle dursun, kendime “yazar” diyen beni utandırdı, yerin dibine soktu, yazının gücü kabilinden sağlam bir tokat attı. Entry sinin bir kısmını burada alıntılayacağım. Şimdi, tek borcum kaldı, huzurlarınızda Kaknem’in kalemi önünde saygıyla eğilmek. Artık değilse de bir süre birşeyler yazamayacağım.

“çok garip ya. hissediyorsun her şeyin çığrından çıktığını, sağa sola saldırmaya başlıyorsun. sahte sosyallikler içine giriyorsun, ayaktaymış gibi görünüyorsun sürünürken, gülüyorsun-eğleniyorsun-alkolün dibine vuruyorsun-salak salak gülüyorsun; en son acziyetini fark ediyorsun, sahtelikten bıkalı zaten çok olmuş, içine kapanıyorsun.
tüm bu ve daha sayamayacağım süreçlerde, bunalımlarında, insanlar sürekli seni eleştiriyor, sana yaftalar üretmekle meşguller. gülüşün gevşeklik, eğlenmen "hadsizlik", sosyalliğin "orospuluk/piçlik", umursamazlığın "hayvanlık", birine umursamazca cevap vermen "edepsizlik", içine kapanıklığın "bunalım takılmak", odandan çıkmayışın "şımarıklık", bazılarının depresyon dediği küskünlüğün "bulmuşken bunamak", "kıymet bilmemek", "şükürsüzlük" oluyor.

sen tüm iğrenç ruh haline rağmen, bu yaftaların farkına varırsın. rağmen falan değil aslında; bu durumlarda her şeyi biraz fazla net görmeye başlarsın. umursamazlığının yerini derin bir hüzün alır, insanları kendine hiç tahmin edemeyeceğin kadar uzak görmeye başlarsın, anlatacak hiç bir şeyin yoktur, anlatsan bir işe yaramayacağını/anlaşılmayacağını bilirsin; çözümsüzlüğü kabul etmişsin, yenilgiye doymuşsun, savaşamazsın.
yavaş yavaş delirmişsindir, bilirsin. müthiş sosyal, konuşkan, güleç, paralı günlerinde susmayan telefonuna artık günlerce bir çağrı gelmemesinin, gelen smslerin de gsm şebekenden gelmesinin sebebini bilirsin: görünmez olmuşsundur, daha kötüsü istenmeyen insan olmuşsundur. acı anlatılmak istenmiyor genelde, bir de, anlatılmıyor, anlatamazsın.
yavaş ya da bir günde; delirmişsin bir şekilde. algıların yön değiştirmiş/kapanmış, bu yüzden, iyi olan bir kaç şeyi de hayra yormazsın. zaten korku kardeşin olmuştur, iyi bir şeyin, berbat on şeyle takip edileceğini kabul etmişsin.

en son korkularından arındığın; deliliğin zirve noktasına gelirsin. intiharı korkaklık olarak niteleyenlerin bilmedikleri tam da budur. hiç bir şey, intihar eden insanın umrunda değildir. umursamazlığın gerçeğine vakıf olan insan için, aşılması gereken bir sorun yoktur ortada. intihar teşebbüsünde bulunmuş, başaramamış biriyle konuşunca çok net anlatır; intiharla ilgili söylenen şeylerin çoğu yalandır. vazgeçiş, öyle kolay bir şey değil. vazgeçmek kolaycılık değil. vazgeçemediklerin değil midir akıttığın gözyaşlarının sebebi genelde? hayatta üç beş gün daha fazla tutunmanı güç mü addediyorsun? bak sözlük okuyoruz, buraya yazıyoruz, buraya kusuyoruz; birazdan da başka bir şeye kaydıracağız ilgiyi ki; gerçekliğin ortasına düşmeyelim. intihar eden ise o gerçekliğe ulaşmayı umar aslında. buraları kendisine fazlaca sahte gelmiştir, bıkmıştır sunilikten. dikkat edilirse fark edilir; intihar edenler genelde çok gerçekçi insanlardır.

intihar etmemişse bu insanın önünde bir seçenek oluyor zaten: "saldım çayıra arkadaş" demek. hakikaten de salar. etrafındaki umursamaz ama yüzündeki çizgileri derin, gözleri ufalmış insanlara bir daha bak; piç/gevşek değil onlar. fazla sürünmüşler, fazlaca yorulmuşlar, bıkmışlar, incitilmişler, çabaların hiç bir yaraya merhem olmadığını çoktan fark etmişler ve hayatın gerçeğini idrak etmişler: her şey geçiyor, herkes gidiyor.

o "yavşak" karşında boş boş sırıtıyor ise çok tahammüllüdür, intihar etmemiş hala çünkü, saygıyı hak eder.

insanlar böyle, bir garip. seni yavaş yavaş delirtirler, sen delirirken itinayla senden kaçarlar, sen gittiğinde ise klişe cümleleri hazırdır:
- neyi vardı ki acaba ölecek kadar? (onu bilmediğin için gitmiş olmasın?)
- keşke bir arasaydı, konuşur dertleşirdik.
- çok abartmış, bir borç için ölünür mü? (hala bir insanın para için öleceğini düşünüyor.)

- çok iyiydi, çok.

sorma neden falan filan dinlerler arkandan. "pek çok gideeeenn memnun kiiii yerindeeen" diye çığırırken akıllarından geçersin, sonra da bir başkasını delirtirler.
çünkü birileri delirmiyor, hiç bir zaman da delirmeyecek. beton gibi bir şey bunlar. seni ortandan çatlatırlar ancak bunlara hiç bir şey olmaz. ellerinin titremesini, saçlarının dökülmesini, nefes almakta zorlanmanı, kararmış cildini, herkesten uzaklaşmış olmanı, sebepsiz öfkeni, her şeyi sorguluyor olmanı, sebepsiz gülümseyişini, yok yere ağlayışını, sigara üstüne sigara yakıyor olmanı, bir şarkıyı beş saat boyunca dinleyebiliyor olmanı izlerler ve bir kaç klişe yorumları ceplerinde hazırdır, seni yaftalarlar.

kimse seninle gerçekten bittiğin gün yan yana durmuyor, dursa da sen görmeyebiliyorsun. bitmişsin çünkü, ceplerin bomboş. bu cepleri klişe kelimelerle - sahte dostluklarla - iğrenç klişe ilişkilerle dolu insanlarla yarışamazsın; zaten, sen onları kendinle aynı kulvarda görmezsin. kibrin yoktur hani, kulvar dedim, kendini üstün görmezsin. onları dünyaya yakıştırırsın, kendini quasimodo gibi bir şey hissediyorsundur en iyi ihtimalle onların yanında. onlar dik, sen kamburun önde gideni. onların örnek hayatları var, sen hiç bir yere hiç bir zaman yakışmadın, hiç kimseyi tam mutlu edemedin, kimse seni mutlu edemedi, hiç bir işi doğru düzgün yapamadın.

dedik ya, algıların pas tutmuş.

Ellerine sağlık Kaknem.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Doğum

Mezarların huzurlu sessizliği yaşayanları kışkırtıyor bence. Ölülerin kıskanılacak tek görülebilir yanları işte bu dinginlik. Müthiş cazip. Daha önce bunu nasıl farketmedim, hayret. Mezarlığa ilk geldiğim zaman, gömülmeye hazırlanan ölünün kendim olduğuna kesinlikle emindim. Taze toprak kokan derin çukur içine gireceğim yeni evimdi. İnsanlar benim için ağlıyor diye şaşırdım. Biraz da ben ağladım sanırım Sonra gömmediler beni. Başkasını koydular o çukura, üzerini örttüler ve gittiler. Giderken beni de götürdüler yanlarında. Toprağa girememiş ölüye döndüm, sudan çıkmış balık da kim oluyor? Sonra zaman geçti. Gitmedim mezarlığa bir daha. Bugüne kadar.

Mezarlığın etrafında bir sürü çingene kadın çiçek satıyordu. Hiç birinden tek bir gül bile almayınca vefasız ve saygısız olmakla suçlandım. Ölüye saygı duyanlar, mezarına çiçek götürürler, nokta. Yaşayana saygı duymayan ölülerinse mezarından toprak çalınır. Çıplak ellerimle avuçladım toprağı. O’nun hücreleri karışmış mıdır acaba içine, diye düşündüm. Aceleyle ve beceriksizce bir poşete tıkıştırdım. Ölülerini özleyen yaşayanlar, mezarlarına gidip onlarla dertleşir, konuşurlar. Yaşayanlarını özleyen ölüler ölmemelidir zaten en başında. Sonra sokak köpekleri mezarlarına işer bir gece. Kıskançlıktan hep bunlar, biliyorum.

Toprağı eve getirdim, bir saksıya yerleştirip içine tohumlar serptim. Senin toprağın... Çiçeğin ne olduğunu bilmiyorum, babandan aldım tohumları. İronik değil mi? Bana öyle geldi doğrusu, bilmiyorum, başkasının tohumunu ekmek yakışık almaz diye düşündüm, ne dersin? Gül hadi çekinme. Babanın senin için ilk defa tohum verişi değil bu. Ama benim seni ilk yazışım.

Buraya kadar...

Aylardır senden kaçıyorum. Bana sonsuzdan daha uzun gelen aylardır. Yıllardır. Reddediyorum seni. Görmüyorum, duymuyorum. O günden beri adını ağzıma almadım. Kimseye anlatmadım. Kimse bilmezse, herkes unutursa ve keşfeden olmazsa yok olursun diye düşündüm. Yok olmadın. Sen saklanmadın. Kendini unutturmadın. Her yerde herkesi, herkesle her şeyi denedim. Geçemediler sınavdan. Seni de denemiştim. Kaçman gerekmişti... Zihnimde seni kilitlediğim odanın kapısına gidip oturdum. Anahtar deliğinden bile bakmadım. Dışarı çıkmadın. Gitmedin de... Seviyormuş gibi yaptım başkalarını, aşık olduğuma inandırdım kendimi ve onları. Gereksiz arkadaşlar edindim. Saçma sapan işlerde çalıştım. İçki içtim, dağıttım, pul kadar önemi olmayan şeylere dünyanın geleceği onlara bağlıymış gibi davrandım. Sonra ardından babamı gömdüm. Seni bulmak için gitti. Senin gibi gitti. Beni senin gibi sevenler, senin gibi gidiyor. Ben senden kaçtıkça, başkaları düşüyor peşine. Usandım. Bıktım, gına geldi, artık ben senin peşine düşeceğim. Seni bulup gerçekten öldüreceğim. Öl artık. Ölmeyi bile beceremedin. Mezara girmek yeter sandın. Vücudundaki tüm kanı üzerime boşalttığın yetmedi, hala direniyorsun. Kaçarken bir yandan da seni saklamak ağır geliyor. Kendim gibi değilim son zamanlarda, oysa iyi idare ediyordum, ama artık sana benziyorum git gide. Madem böyle yaşayacağız bundan böyle, birlikte, seni yazacağım artık, tek başıma. Madem bilmiyor kimse seni, önce tanır sonra unuturlarsa belki gerçekten ölürsün. Madem yaşamak istiyorsun, öyle olsun. Mezarını ziyaret edeceğim yarın. Belki biraz çiçek götürürüm.

Hayal Kırıyorum

Karşımda oturmuş, öfkeden hızlı hızlı soluyor, arada bir birasından koca koca yudumlar alıyordu. Onu neyin sinirlendirdiğini çok iyi anlamakla kalmıyor, çok iyi biliyordum zaten. Buna karşın, bir ölü kadar sakindim. O ise sakinliğimi adeta hakaret addediyor, yüzünde hafif bir cinnet ifadesiyle bana bakıyordu. Tek istediği bir tepki vermemdi, ona hak vermem, onunla birlikte sinirlenmem, sesimin perdesini yükseltmem, anlattığı olayların öznesi insanları kınamam, o anlatmaya devam ettikçe şaşırmam, kaşlarımın havaya kalkması, anlattıklarını “inanılmaz” bulmam. Nasıl, rolümü iyi ezberlemişim değil mi? Ve lakin, bildiğini yapmayanlardanım.

Durmaksızın konuştu, kafamı şişirdi, bilmediğim hiçbir şey anlatmadı, söylediklerinin tersini yapanlar, -mış gibi yapanlar, prensip değiştirme sıklığını işlerine geliş biçmine göre ayarlayanlar. Kişilerin sahteliği. Yani?

O bunları anlatırken, parmağımdaki yüzüğü evirip çeviriyordum. Cevap vermenin kaçınılmaz olduğu anlarda da “haklısın, doğru, evet” üçlemesinden birini seçiyordum. Halimden anlaşılanın aksine aslında sıkılmıyordum. İnsanların en klişe özelliklerinden birini şikayet ediyordu bana, ben de başka bir klişeyle ona destek olmalıydım: “İnsanlar böyle”. Klişe denen şey budur zaten, kendini çağlardır tekrar etmesine rağmen doğruluğundan bir şey kaybetmeyendir. Onlara gerçek yerine klişe denmesinin sebebi işte bu tekrarlardır, akıllının biri bunu değiştirebileceğine ikna oluverir bir gün ve klişelere karşı yüzyıl savaşlarını başlatır. Halbuki gerçeği değiştiremezsiniz. Yer çekimi mesela, gerçektir bu, yer her şeyi çekiyor diye sinirlenen birini tanıyor musunuz? Tanıyorsanız, akıl sağlığından ciddi şekilde şüphe etmeye başlayın. Klişeler de böyledir işte, ama kimse bir klişe yaşadığına inanmaz, inanmak istemez, kabul edemez bunu. Oysa kabul etmek elzemdir. O da kabul edemiyordu ve kızıyordu işte, suçu yükleyecek birilerine ihtiyacı vardı ve daha da kötüsü benden yargıçlık yapmamı istiyordu.

“Kabul etmek zorundasın” dedim. Keşke bira bardağını kafasından aşağı boca etseymişim. Bu kadar kızacağını bilsem yapardım. Tatmin olurdu en azından. Belki.

“Ne kadar kolaycısın, kadercisin sen” dedi, öfkesini paylaşmadığım için cezalandırıyordu beni. Ya da sınıyordu, bilmiyorum. Öfkesi yön değiştirip beni hedef alırsa sakin kalamam diye düşünüyordu. Emin değilim, umursuyor da değilim.

“Sana saatlerdir neler anlatıyorum, sen hiç bir şey söylemiyorsun. Ne demek kabul etmek zorundasın, başına ne gelse kabul edip kabuğuna mı çekileceksin yani, bu pasifliğin delirtiyor beni, inan!” diye söylendi. Al işte, yine yanlış anlaşılmıştım. Bakın, bu da bir klişedir. Dünya üzerinde yanlış anlaşılmamış tek bir kişiye bile rastlayamazsınız. Komik olansa, yanlış anlaşılmaktan şikayet eden herkesin, tek tek ama tek tek herkesin yanlış anlaşılacaklarını bile bile hala kendilerini anlatmaya çabalamasıdır. Peki susmayı mı tercih edelim? Hayır sanat yapın. Yapabiliyorsanız.

Klişeleri oldukları gibi kabul etmeyi çoktan öğrenmiş biri olarak omuzlarımı silkmekle yetindim. “Öğrenilmiş çaresizlik...” dedi. Tak tik değiştirmiş, alay etmeye başlamıştı. Güldüm ben de. Büsbütün sinirlendi. “Yazık sana, yazık.. Zavallı bir kaybeden olmuşsun sen” diyerek son kozunu da oynadı ki bunun çok başarılı bir yöntem olduğunu itiraf etmek zorundayım. Bir tartışma anında hasmınızı yönetemiyorsanız, gidişat kör düğüme doğru hızla ilerliyorsa bunu deneyin, etkisine inanamayacaksınız. Ben buna “hayalkırıklığı sendromu” diyorum, karşınızdaki hakkında müthiş biri olduğuna dair yargılarınız varmış da, söylediği bir söz, yaptığı bir hareket bu yargıları yerle bir edivermiş gibi davranacaksınız. Eski “müthiş” imajından bir şey kaybetmek istemeyen karşı taraf, buna çok bozulacaktır. Şimdi hep birlikte sihirli sözcüklerimizi tekrarlıyoruz: “Beni hayal kırıklığına uğrattın”. Deneyin, görün.

Bunları düşünerek bir kahkaha daha attım, zavallı olduğumu duyunca. Artık iyice zıvanadan çıkmıştı. Bense öyle yorgundum ki, neden bu şekilde davrandığımı ya da ne düşündüğümü açıklamaya mecalim yoktu. Boşvermiş, kaderci ya da pasivist değilim oysa. Doğru olan tek şey, olduğum gibi görünmediğimdi o gece. Aslında sadece yöntemlerim farklı benim. Biraz zaman alan şeyler, ama sonuçları harikuladedir.

Sustuk sonra. Beni herhangi bir tartışmanın içine çekemeyeceğini anlamıştı. Vazgeçmişti. En önemlisi de kabul etmişti. Bu ilk adım işte diye geçirdim içimden, şimdi geriye sadece öfkesi kalmıştı. O da hafiflediğinde her şey mükemmel olacaktı. Ya da öyle sanıyordum işte. İşin aslı, gecenin başından beri şikayet edip durduğu insanların sahtekarlığından kendisinin de nasibini aldığını çok iyi biliyor oluşumdu. Gecenin sonunda onu kaybedeceğimi veya aramıza artık aşılması zor mesafelerin gireceğini de çok iyi biliyordum. Beni şaşırtan, bunların hiç birine zerre kadar önem vermediğimi farketmemdi. Ne korkuyor ne de üzülüyordum. Şaşkındım sadece. O da kendime.

“Kalkalım artık” dedi ve daldığım düşüncelerden çekip aldı beni. Bardan çıktık, yavaş yavaş tenhalaşan sokaklardan geçerek yürümeye başladık. Yan yana ve sessiz. Küsmüştü bana. Bir kaç ay hiç arayıp sormadı. Sonra küçük bir lokantada tesadüfen karşılaştık. Yanında biri vardı, o gece adını bol bol anıp ardından lanetler savurduğu biri. Yüzüne bile bakmayacağını söylemişti. El eleydiler. Mahçup mahçup gülümsedi. Yanına gittim, karşılıklı hal hatır sorduk. Yerime dönerken gülümseyerek “Beni hayal kırıklığına uğratmadın” dedim.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Sansüre Sansür YAY! Hareketi

"Sansüre Sansür" başta internet olmak üzere pek çok platformda sansüre dur demek için örgütlenmiş bir oluşum. Sansüre karşı ortak bir bilinç oluşturmak üzere başlattıkları YAY! hareketine destek vermeye çağırıyorum tüm bloggerları. Yukarıdaki videolardan 5 tane var. İster hepsine isterseniz benim gibi bir tanesine blog kayıtlarınız arasında yer verin. Yaymayalım kendimizi, YAYalım. Ayrıntılı bilgiyi buradan alabilirsiniz.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Eşek Arısı

Babam sınır kasabalarından birinde görevliydi. Küçüktüm, henüz okula gitmiyordum. Babamın iş arkadaşları ve aileleri için tahsis edilmiş büyük lojmanlar vardı, her ailenin de bir sürü çocuğu. Hepsi arkadaşlarımdı. Yine de en büyük eğlencem eşek arılarıydı. Şimdi değil dokunmak, bir tanesi yanımdan geçse o korkunç vızıltısına dayanamam bile. O zamanlar onları toplar, gövdelerine bir iplik bağlayıp dolaştırırdım. Benden başka her çocuğun bir köpeği vardı. Tasmalarından tutup gezdirirler, hangisinin köpeği daha güçlü, daha hızlı ya da daha akıllı diye birbiriyle kıyaslarlardı. Benim köpeğim yoktu, bunun yerine dolaştırdığım eşek arılarının daha akıllı, hızlı ya da güçlü olup olmadığı konusunda ahkam kesemezdim, ancak kesin olan birşey vardı ki en korkunç olan benim hayvanımdı. Elimde incecik bir dikiş ipi ve ucunda vızıldayan arıyla sokakta belirince bütün çocukların yüzü değişirdi. Mahallenin baş belası bir çocuk vardı, Zühtü, herkesi döverdi, daha o yaşta zorbanın biriydi, duydum, babası hapse girmiş sonradan. Mafya ile iş birliği yaptığı kanıtlanmış. Karşı komşumuzdu Zühtüler. Hem babası hem de Zühtü beni çok severlerdi. Mahallede Zühtü’nün dayağını yememiş tek çocuk bendim sanırım.

Gürültü ve şamatanın eksik olmadığı sokak oyunlarının tam gaz devam ettiği günlerden bir gün, Zühtü bir duvar tepesine çıkmış, kalesinin en yüksek burcundan savaş alanını izleyen komutan edasıyla etrafı dikizliyordu. Ben arımı dolaştırıyordum. Duvar dibine gelip gözlerimi Zühtü’ye diktim. Arı ipten kurtulabilmek için tekinsizce vızıldıyordu. Zühtü, “Ne işin var senin burada, hadi git arkadaşlarının yanına” dedi. “Arımı gezdiriyorum.” dedim. Zühtü küfretmeden konuşmazdı, “eşek kafalı” dedi bana. Sonra sordu, “Arının adı ne?”. “Zühtü” dedim. Çok kızdı. Galiba ilk defa Zühtü’den dayak yiyecektim, ama korkmuyordum, çünkü Zühtü’nün üzerine çıktığı duvar epeyce yüksekti. Sizden daha güçlü biri, size zarar veremeyeceği bir mesafeden tehditler savuruyorsa, garip bir güven duygusuyla olduğunuzdan çok daha saldırgan hale gelirsiniz. Ben de öyleydim işte. “Bekle orada, şimdi geliyorum, yaktım çıranı” dedi Zühtü. “O duvardan atlayamazsın ki” dedim. “Atlarım” dedi. Atlayamazdı. “Atla o zaman” dedim. Atladı ve düştüğü yerde kalakaldı, hiç kıpırdamadan yatıyordu. Başından oluk oluk kan akıyordu. Buna rağmen hiç korkmadığımı bugün gibi hatırlıyorum. Elimde ipini hiç bırakmadığım vızır vızır arımla Zühtü’nün tepesinde dikiliyordum. Onu hastaneye götürdüler. Ablası, gözyaşları içinde Zühtü’nün nasıl düştüğünü sordu bana. Cevap vermedim. Her çocuk gibi, yaptıklarımın hesabını vermekten korkuyordum, yaptıklarımdan değil. Galiba hala öyleyim.

Zühtü’nün alnına bir sürü dikiş atılmıştı, bir gece hastanede kaldıktan sonra ertesi gün eve getirdiler onu. Akşam ailecek geçmiş olsuna gittik. Annem, arımı da yanımda götürmeme izin vermedi. Ben de bunun yerine anneme çaktırmadan kibrit kutusunu cebime attım. İçi böcek doluydu. Annem ya da babam elimde kibrit kutusunu görselerdi, beni Zühtüler’e götürmezlerdi. Arımı dolaştırırken, kırlardan topladığım böcekleri kibrit kutusuna doldurur, akşam eve döndüğümde onları salonun orta yerinde serbest bırakırdım. Hepsinin etrafımda hoplayıp zıplayacağını, bana itaat edeceklerini ve benimle oynayacaklarını zannederdim. Eve gelirken elimdeki kibrit kutusuna fısıldayarak ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini anlatırdım, sonunda onları eğitmiş olduğuma inanarak özgür bırakırdım. Elbette kutunun kapağı açılır açılmaz her biri ayrı yöne kaçışırdı. Bense, hiç birinin beni sevmediğini düşünerek hıçkıra hıçkıra ağlardım ve huzur içinde yemeklerini yemeye çalışan annemle babama böceklerimi toplayıp geri getirmeleri için yalvarırdım. Çaresiz, tolayabildikleri kadarını toplayıp geri getirilerdi. Benim çocuğum böyle bir şey yapsa, suratına tokadı yapıştırırdım herhalde. Böceklerden çok korkarım çünkü.

Bizi kapıda Zühtü’nün annesi karşıladı. İçeri girdik, bizden önce ziyarete gelmiş başka komşularımız da oradaydı. Bir kaç “geçmiş olsun” dileğinden ve ahlanıp vahlanmadan sonra erkekler işle ilgili sohbetlerine, kadınlar da günlük dedikodularına daldılar. Zühtü ile hiç bitmeyen bir bakışma yarışına girmiştik. Bana öyle kötü bakıyordu ki, başka bir çocuk olsa sadece o bakışın etkisiyle, ağlayarak annesinin etekleri altına sığınırdı. Halbuki ben küçücük avcuma tam olarak sığmadığı halde cebimin içinde sıkıp durduğum kibrit kutuma güvenerek gözümü bile kırpmıyordum. Kibrit kutusu benim koruyucu muskamdı. Nedense o sırada büyüklerin ilgisi yeniden Zühtü’ye yöneldi. Hepsi de olayın nasıl olduğunu merak ediyorlardı. Aklı başında olan hiç kimse o yükseklikteki bir duvardan kendi isteğiyle atlamazdı çünkü. Birinin itip itmediğini soruyorlardı ona. Zühtü beni ele vermedi. Hiç konuşmadı, sorulara cevap vermedi. Elimi yavaşça cebimden çıkararak kutunun ucunu Zühtü’nün de görmesini sağlamış olmam bunda ne derece etkili oldu bilmiyorum.

Zühtü’nün düşüşü, günlerin birbirinin aynı geçtiği o sıkıcı sınır kasabasında günlerce konuşuldu. Küçük yer insanları en sıradan olayları bile büyük skandallara çevirmekte ustadır. Diğer blokta oturan başka bir komşumuzun köpeği yavrulayıp da mahalleli bununla alakadar olmaya başlayana kadar Zühtü dedikodu gazetesinin manşetinden inmedi.

Babam bu şirin kasabadaki bir yıllık mecburi hizmetini tamamlayınca İstanbul’a geri döndük. Bizden birkaç yıl sonra Zühtüler’in de İstanbul’a döndüğü haberini aldık. Yıllar birbirini kovaladı, ben büyüdüm ve hem böceklerden hem de arılardan korkmaya başladım. Güneşin sarının en kavurucu tonuyla şehri kavurduğu bir öğle vakti, eve gitmek üzere bir taksiye bindim. Şoför, sıcaklardan şikayet edip duruyordu. Sohbeti derinleştirmemek için kısa onaylama cümleleri kurarak geçiştiriyordum. Eve gelince, parayı verip sıcaktan daha bunlatıcı olan sohbetten kurtulabilmek için kendimi dışarı attım. Şoför ardımdan seslenerek paranın üstünü unuttuğumu söyledi. Gerin dönüp arka kapıyı açtım, şoför de bana dönmüştü. Alnındaki yara izini hemen tanıdım. Kelimenin tam anlamıyla şok olmuştum, şaşkınlıkla Zühtü’ye bakarken parayı aldım ve teşekkür bile edemedim. Arabanın kapısını kapatır kapatmaz gazlayıp gitti Zühtü. Arkasından bakakaldım. Tam o sırada bir arının gelip sokmak için beni bulması bir tesadüf müydü bilmiyorum ama ömrümde ilk defa arı soktuğu için o geceyi hastanede geçirdim. Arılara alerjim varmış meğer... Şimdi, beni o gün arının sokmasına değil de, çocukken arılarla haşır neşir olduğum o uzun günler boyunca hiç bir arının beni sokmamasına şaşıyorum. Masumiyetin kaybolmasının ne demek olduğunu bir eşek arısından öğrendim. O değil de, Zühtü ne yapıyordur acaba?

4 Nisan 2009 Cumartesi

Yaban

O gece adadan ayrılamamıştım. Uçak seferleri hava muhalefeti nedeniyle iptal edilmişti, kalkacak olan ilk gemi de iki gün sonraydı. Nedense, o gece bir gemi diğer bir adaya gidecek diye aklımda kalmıştı, doğrusunu öğrendiğimde gecenin körü tanımadığım bir adanın ıssız sarı ışıklı sokaklarında bir başıma olduğum gerçeği suratıma tokat gibi indi. Adayı gezerken bir kaç gündür önünden geçip durduğum bir ev vardı, aklıma oraya gitmek geldi. Ana Maria’nın evi. Ana Maria yaşlı, yalnız, huysuz ve elbette yüz binlerce kediye sahip gudubetin tekiydi. Etrafıyla kurduğu tek iletişim, kendiliğinden çatık kaşlarını, bence olağanüstü bir gayretle, daha da çatarak siyah küçük gözlerindeki öfke alevini harlamasıydı. Bahçesindeki çardakta tek başına oturur, orasına burasına tırmanmaya çalışan kedileri sanki orada değillermiş gibi gözlerini kırpmadan sokağa bakardı. Bu kaknem cadalozu ziyaret etmek için daha uygun bir vakit olamaz diye düşünmüştüm. Kim bilir ne kadar sinirlenecekti! Aslında merak ettiğim, daha fazla sinirlenebilecek miydi? Sırtımda çantamla bahçe kapısını aralayıp içeri dalarken sanki kendi evime girer gibi rahat davranıyordum. Kızsın istiyordum. Günlerdir, hatta işin aslı belki de yıllardır o bahçede pimi çekilsin diye bekleyen bir bombaydı o. Patlatan ben olmak istiyordum ve sahip olduğum her şeyin üzerine bahse girerim ki, Ana Maria’nın, pimini çeksin diye beklediği bambaşka biri vardı. Bahçeyi ağır adımlarla geçtim, çardağın önünde durdum. Öyle pervasız, utanmaz ve küstah bir halim vardı ki, bana bakarken Ana Maria’nın gözleri büyüdü. O şaşırınca ben de şaşırdım, ama ona belli etmedim. Ayağa kalktı. Belinin epeyce bükük olduğunu o zaman farkettim. Çipil kara gözleriyle bana en kuvvetlisinden bir kara büyü yaptıktan sonra başıyla onu takip etmemi işaret etti. Arsız arsız sırıttım ama maalesef görmedi. Peşinden eve girdim. Ev leş gibi rutubet ve kedi kokuyordu. Öte yandan tiksindirici kokunun tam aksine, muazzam bir temizlik ve düzen göze çarpıyordu, hiç bir ameliyathane bu kadar steril değildir. Tavanlar çok yüksekti ve evde hiç dolap yoktu, bunun yerine daha ev yapılırken duvarlara oyulmuş gömme raflar vardı. Evin bütün ışıklarının yanıyor olması yetmiyormuş gibi irili ufaklı düzinelerce mumun alevi de biz koridordan geçerken rüzgarımızdan titreşiyordu. Yerler betondu, ne parke ne de karolar. Dümdüz otoyol asfaltı. Ana Maria koridorun sonundan sağa döndü, ilk bakışta bir odaya açılacağını sandığım büyükçe bir kapının önünde durdu. Belindeki kuşağa astığı koskoca demir halkaya takılmış anahtarları karıştırmaya başladı. Bu haliyle zindancıbaşından hiç farkı yoktu. Önünde beklediğimiz kapının anahtarını bulup açtığında neyle karşı karşıya olduğumu bir süre anlayamadım, çünkü kapı açılır açılmaz kulak tırmalayan bir ciyaklamayla sevimsiz bir kedi dışarı fırladı. Kapının açıldığı yere iyice baktım, evet evet bu resmen bir dolaptı. İçinde kaç gündür orada olduğu belli olmayan kedinin eşelendiği beyaz bir çarşaf ve bir battaniye vardı. Dehşet içinde dönüp Ana Maria’ya baktım, bana kalmam için bu dolabı mı veriyorsun hem de evde bu kadar boş oda varken?, demek istiyordum. Yüzündeki ifade beni apaçık anladığını gösteriyordu. Kendim kaşınmıştım ama bu yaşlı cadıya yenilmeyi de hiç istemiyordum. Dolaba girdim. Girmemle birlikte kapıyı güm diye üzerime kapattı. Üstüne üstlük bir de kilitledi. Sonra da avazı çıktığı kadar bağırdı koridordan, bu onun sesini ilk duyuşumdu. Dedeme küfretmişti. Dolapta kilitli kalmak beni korkutmuyordu, eski tip kilidi olan uyduruk bir kutudan istediğim zaman sıvışabilirdim. Ama bütün gün adada oradan oraya taban teptiğim için ayaklarım zonkluyordu, biraz dinlenmeye karar verdim. Daha sonra çıkıp hem kocakarıyı korkutacak hem de dedeme küfretmesinin hesabını soracaktım. Ne çare, uyumuşum...

Ana Maria benim babaannemdir. Esir mübadelesinde adada kalan kadın. Onu bulmaya gelmemiştim aslında. Acılarıyla alay edersem belki güçlenir diye düşünüyordum. Acılarına yabancı olur. Onun yabancısı olurum. O bana yabancı olur. Oysa çoktan alay etmeye başlamıştı o. Dedeme “yaban” demişti.

15 Mart 2009 Pazar

Bir Dakika

Bir zamanlar bir melek yollamışlar dünyaya, “bir dakikan var” demişler, “sonra hemen döneceksin”. Çok istiyormuş dünyayı görmeyi, en çok da insanları. “tehlikeli” demişler, dinlememiş, “sana uygun değil” demişler, anlamamış. Nihayet, izin vermişler, gelmiş dünyaya. Bir dakikalığına. Kalabalık bir caddenin tam ortasına düşüverdiği zaman kalbi heyecandan pır pır eden serçeler gibi atıyormuş. Oysa serçeler, her daim tehlikeyi bekledikleri için heyecanlıdır...

Sabah evden çıktığımda, kapıyı öyle bir gümbürtüyle kapattım ki, zihnimde komşularımın bana okkalı küfürler savurduğunu hayal edeyim ve en yakası açılmadıklarıyla karşılık verebileyim. Eğer kavga edebileceğim birşey bulamazsam yaratacağım. Dişlerimi kenetliyorum hızlı hızlı yürürken. Ellerim cebimde ve yumruklarımı var gücümle sıkıyorum. Tırnaklarım avcumda derin izler bırakıyor. Karıncalar gibi koşuşturan ancak asla karıncalardan daha faydalı olamayan insanların arasından geçiyorum. Bu alelacele sürdürdüğümüz kitlesel devinim komik figürlere sahip bir dans gibi. Birbirimize değmemeye özen gösteriyoruz ama omuzlarımız çarpışıyor. “Herkes olabilecek en kısa süre içinde ulaşmak istediği noktaya varmak için yürüyecek, koşmak yasak, birbirinize dokunmanız yasak, işte cadde burası, 3, 2, 1, başlayın!”

Dansın ortasında anahtarımı düşürdüm. Dönüp bir tekme savurmak işten bile değildi, hatta aklıma başka yapacak birşey gelmiyordu ama anahtarımı kaybetmeyi göze alamzdım. Eğilip onu yerden almak zorundaydım, kendi anahtarımın kölesi olduğum için iyice sinirlendim. Yere çöküp elimi anahtara uzattığımda çarpıştık onunla. Resmen birbirine çarpan iki yumurta gibi, kafalarımız çarpıştı, onun eli benimkini kavramıştı. İyi olacak hastanın... Allah belasını versin. İşte bütün sinirimi çıkarabileceğim sonunda. Sebepsiz yere tutulduğum şımarık öfke krizimin kurban bayramı bugün. Gökten bir koyun inmiş, toslaşmışız ne tesadüf! Bilmediğim tek şey, onun gerçekten gökten indiğiydi.. Elimi hızla çektim, kolum havada geniş bir yay çizdi ve anahtarın sivri ucuyla karşımdaki gülümseyen yüze bir çizik attım.

“Bir dakika...” dedi, bir eliyle yüzündeki kanayan çiziği örtüyordu. Gözlerinde korku ve şaşkınlıktan başka hiçbirşey yoktu. Öyle iri açmıştı ki gözlerini, bir daha o büyüklükte bir çift göze ömrüm boyunca rastlamadım. “Ne bir dakikası sersem!” diye söylenerek ayağa kalktım.Hala çöktüğü yerde, bana bakıyordu. Yüzünden tarifsiz bir hayal kırıklığı geçti. “Fazla zamanım yok...” diyebildi. Boşta kalan eliyle elimi tutmaya yeltendi. Hareketini görüp bir adım geri attım, elinin üzerine düşüverdi. “Hiç birimizin yok. Git işine” dedim. “Gitme...” dedi, “lütfen...”. hayatım boyunca nefret etmekten öteye tiksindiğim yegane şeyi görüyordum; aczi. Düşene bir tekme de sen atma, çünkü ben atacağım. “Numara yapıyor” diye düşündüm. Ve gerçekten de bir tekme savurdum. Burnundan oluk oluk kan akıyordu. Acı çekiyordu. Usulca inledi. O anda öfkem yok oldu. Nedensiz gelmiş, aniden gitmişti. Onu doktora götürmeye karar verdim. Yakınlarda muayenehanesi olduğunu bildiğim bir doktor arkadaşımı aradım. Sekreteri açtı. “Erdem’le görüşmek istiyorum” dedim. Önümde, yerde yatan kayboluverdi. Yalnızca kayboldu, yok oldu. Tıpkı öfkem gibi, bir anda. Telefonun diğer ucundaki ses, “Bir dakika” dedi...

Melek o günden sonra herkese, herşeye küsmüş. Uzun yıllar hiç kimseye tek kelime etmemiş. Neler yaşadığını anlayan yalnızca şeytan olmuş. Onunla alay etmiş. “Bu yüzden hiçbirinin önünde eğilmedim işte” demiş, “Sense bir dakikada diz çöktün.” Melek yine konuşmamış. Şeytan, meleğe yoktan yere kötü davranan insanı bulmak için dünyaya inmiş. Ne var ki, insanı tam da son dakikasını yaşarken bulmuş. Kulağına fısıldamış: “Bir dakikan var. Sonra öleceksin.” İnsan o zaman anlamış. Hayatında geçirdiği anlamlı tek dakikası da bu olmuş. Melekler bu kez eğilmemiş ama, bir dakikalığına saygı duruşunda bulunmuş.

Üç Maymun

Maymunun birini kafese kapatmışlar. Kafesin içinde bir de düğme varmış. Eğer maymun o düğmeye basarsa, elektrik veriyorlarmış. Gel zaman git zaman, maymun o düğmeye basmaması gerektiğini öğrenmiş. Artık düğmeye yaklaşmıyormuş bile. Günlerden birgün, maymunun yanına bir başka maymun daha getirmişler. Yeni gelen maymunun düğmeyi keşfetmesi uzun sürmemiş. Hemen parmağını uzatmış basmak için. Fakat başarılı olamamış. Kafeste kendisinden daha uzun süredir yaşamakta olan maymun bir güzel dövmüş onu. Yeni gelen neye uğradığını şaşırmış. Bir kaç kere daha denemiş düğmeye basmayı ama, değil dokunmak, etrafına bile yaklaştırmıyormuş diğer maymun onu. Çabaları boşa gitmiş. Yeni gelen düğmeye her basmak istediğinde dayağı yemiş. Böylece o da düğmeye yaklaşmaması gerektiğini öğrenmiş. İki maymun, düğmeyi görmezden gelerek, kafesin içinde gül gibi geçinip giderken bir üçüncü katılmış aralarına. Üçüncü de tıpkı diğerleri kafesi keşfetmeye başlamış gelir gelmez. Merakını cezbeden ilk şey de o malum düğme olmuş. Heyecanla atlamış, düğmeye basmak istemiş. Ama kafesin eski sakinleri onu hemen yakalayıp dövmeye başlamışlar. Ancak dikkati çeken, ikinci maymunun dayak konusunda gösterdiği hırsmış. İntikam alırcasına dövüyormuş yeni gelen üçüncüyü. Kafesin en eski sakini olan maymundan çok daha istekliymiş dayak konusunda. Tuhaf olan, ikinci maymunun üçüncüyü neden dövdüklerini kesinlikle bilmiyor oluşuymuş. Kafese son gelen maymun da yediği dayakların ardından akıllanmış (!) ve düğmeye yaklaşmaz olmuş. Ortada basılacak bir düğme kalmayınca (?), barış içinde yaşamaya başlamışlar.

Zaman hep yaptığı gibi akıp geçmiş, bir gün kafese ilk konulan maymun ölmüş. Yerine başka bir maymun getirmişler. Bu maymun da, maymunluk yapmaktan geri durmamış ve düğmeyle oynamak istemiş. Elbette diğer maymunların dayağını yemekten kurtulamamış. İlk maymun öldüğü için, kafeste o düğmeye neden basılmaması gerektiğini bilen maymun yokmuş ama dayağın şiddeti gözle görülür derecede artmış. Son gelen maymun, öyle bir dayak yemiş ki, düğmeye dokunmayı tekrar denemeyi aklından bile geçirmemiş. Kafesteki üç maymunun adını “görmedim, duymadım, bilmiyorum” koymuşlar. Onları gözetleyenlerden biri de “işte biz bunlardan geliyoruz” demiş. Adamı eşek sudan gelinceye kadar dövmüşler. Adam vazgeçmemiş. Ömrünce vazgeçmemiş. Sonunda o da ölmüş. Şimdi biz, “görmedim, duymadım, bilmiyorum” un dayağını yiyoruz. Böyle giderse, biz de görmüyor, bilmiyor, duymuyor olacağız. Düğmeye basın artık.

2 Mart 2009 Pazartesi

to live is to die

Bir zamanlar en umursadıklarım artık aptalca detaylar. Kuşlarım vardı, öldüler. İçlerinden birini ben öldürdüm. Açtım kafesin kapağını. Uçup gitsin istedim. Omzuma kondu. Kulağımdaki küçük parlak küpeyle oynamaya başladı. Boynuma öpücükler kondurdu. Kovdum onu. Ben ondan daha kuş beyinliyim. Ölmüştür herhalde. Ben yaşıyorum. Ormana uçmuştu en son. Ben yaşıyorum.

Kadın, elinden tuttuğu ufaklığı azarıyla dövüyordu. Minik dudaklar titriyor, ağlamamak için gösterdiği direnç çocuğu yoruyordu. Kadın ona tam bir baş belası olduğunu söyledi. Hıçkırdı çocuk. Dönüp kadına bir tane patlattım. Çocuk avaz avaz ağlamaya başladı. Kadın bana karşılık vermek için kolumdan tuttu. Çevik bir hareketle kolumu kurtarıp bir tane daha patlattım. Ortalık birbirine girdi. Herkes canlandı. Ölüler dirildi. Çocuk korkudan öldü. Ben yaşıyorum.

Babam köpeğimi doktoruna armağan etmek üzere evden götürüyordu. Köpek ağladı. Götürüldüğü evden defalarca kaçtı. Doktoru babama hayatını bağışladı. Ben günlerce ağladım. Köpek öldü. Doktor öldü. Babam öldü. Ben yaşıyorum.

Kabus gördüm. Uyandığımda yanımda yatıyordu. Uyanıktı. Hiç birşey söylemeden çekip gitti. Kapı kapandı. Boş evin sessizliği kulaklarımda çınladı. Ev öldü. Ben yaşıyorum.

Bana bunu nasıl yapar, dedim. Bulamadım. Sadece öyle istemişti. Anlatmadı gerisini. Ben de sormadım. Birlikte yaşadığımız her anı, tek tek intikam aldı. Ona anlatmak istediğim herşey çaresizce geldiği yere geri döndü. Örttüm üzerlerini, unuttum. Arkadaşlığımız öldü. Ben yaşıyorum.

Çocukların çıkmak istemediği koskoca erik ağacına çıkmayı kafaya takmıştım. Çıktım. Ama inemedim. Çok küçüktüm. Korktuğumu kimse görmesin istiyordum. Bir erik kopardım, erik öldü. Ağaçtan düştüm. Annem meraktan öldü. Ben yaşıyorum.

Önümden bir tabut geçti. Bir hamilenin doğum sancıları başladı. Yeni doğanlar, toplu mezarların sessizliği adına hep bir ağızdan ağladılar. Ölenlerin son nefesi, doğanların ilk nefesine karıştı. Ben ne doğuyor ne de ölüyorum. Dirilerden nefret ediyorum. Ölülerden korkuyorum. Sigara yaktım. Hafızamdan birkaç bin hücre daha öldü. Ben yaşıyorum.

16 Şubat 2009 Pazartesi

A Black Day - Volume 1

Güzel bir mücevherat dükkanı. İçeri giriyorum. Işık da çok güzel. Bir kolyeye kilitleniyorum. Ameliyatla ayrılmamız gerekiyor. Yarı deli gözlerle kolyeye bakıyorum. Dükkanda iki kişi oturuyor. "Hoş geldiniz" demeleriyle benden korkmaya başlamaları arasında en fazla 1 saniye var. Daha yaşlı olanı kendini tehlikeye atarak bana nasıl yardımcı olabileceğini soruyor. Ne cüret. Kolye müthiş, şahane. Tam ortasında kıpkırmızı, kocaman bir taş var. Büyülenmiş gibi bakmaya devam ediyorum. Kolye bir vitrinin içinde. Ona ulaşabilmek için gerçekten de yardıma ihtiyacım var. Yaşlı dükkan sahibesine dönüyorum. O kadar ani dönüyorum ki, iki kadın da ufak bir "hii!" sesi çıkarıyorlar. İşte şimdi cübbemden asamı çıkarıp büyü yapma zamanı. Sahnenin devamı böyle olmalı ama şimdilik bu kadıncıkları affediyorum. "İstiyorum onu." diyorum, herhalde ömrüm boyunca hiçbir şey için böyle hırıltılı, isterik sesler çıkarmamışımdır. Zavallı kadınlar iyiden iyiye dehşete kapılıyorlar. Bu kez ben de dehşete kapılıyorum. Çünkü anlıyorum ki, kolyeyle ilgili bir sorun var. Yaşlı kadın ağzını açtığında resmen kekelemeye başlıyor. "Ama bu imkansız. Önceden ayırtılmıştı o" diyor, suçunu itiraf ederse ölüm cezası alacağından emin bir sanık gibi. Evet, evet aynı böyle. Çünkü o kolye için seve seve cinayet işleyebilirim. Gözlerim irileşiyor. Büyüyor, kocaman oluyor. Yeniden kolyeye dönüyorum. Ne tür bir delilik yapacağımdan emin olamadıkları için, kadınlar beni dükkandan atmaya karar veriyorlar. İkisi de arkamdan yaklaşıyorlar, sessizce. Oysa kolyeyi saklayan vitrinin camında ayan beyan yansıyorlar. Bana yaklaşmalarına izin veriyorum. Her ikisi de birer omzumdan kavrayarak beni yavaşça çekiştirmeye başlıyor. Tam o anda dükkanın kapısı açılıyor. Bir erkek giriyor içeri. Üçümüz de dönüp ona bakıyoruz. Benden daha deli göründüğüne yemin edebilirim. Simsiyah giyinmiş, siyah uzun saçlı, siyah sakallı, siyah gözlü, çikolata renkli manyak. Teni de en hijyenik çamaşır suyunda yıkanmış kadar beyaz. Vampir beyazı. Nefis bir slogan olur bundan diye düşünüyorum, "Çamaşırlarınız hiç olmadığı kadar beyaz, vampir beyazı!" Her neyse, en olmadık yerlerde en olmadık şeyleri düşünmek konusunda kimse elime su dökemez zaten. Adamın, dükkana girdiğinde karşılaştığı manzarayı hiç garipsememesi, halis mulis deli olduğunun apaçık bir kanıtı gibi geliyor bana. Yaşlı kadın, "Kolyeyi bu bey ayırtmıştı" diyor. Ses tonundan ne kadar rahatlamış olduğunu anlamamak imkansız. Kendi hesabınca, onlar aradan çekilecek, ben ve o, yani iki deli, birbirimizin hakkından geleceğiz. Fena halde yanıldığı tek bir şey var ki, ben deli değilim. Yalnızca o kolyeyi gördüğüm zaman öyle tuhaf davranmıştım, hepsi bu. Karşımda kule gibi dikilen bu bitter vampire karşı oynayabilecek hiçbir kozum yok. Bu yüzden pozisyonumu korumaya çalışıyorum. Belki deli bakışımdan etkilenir diye. Hiç sanmıyorum. Ağzını açarsa, sipsivri ve uzun köpek dişleri göreceğimden o kadar eminim ki, ilk o konuşsun diye bekliyorum. Bu arada kolyeyi tamamen unuttum, benzer bir arsızlıkla bu davetsiz misafiri seyrediyorum. Ne olabilir ki? En fazla kanımı emer. Ölürüm falan. İlginç değil. Sonunda konuşuyor. "Kolyeyi alabilirim" diyor. Kadınlar kolyeyi teslim edip ikimizi de bir an önce gönderebilmek için emre derhal itaat ediyorlar. İtaat etmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Biz de onların bu telaşıyla tam bir tezat oluşturan sükunetle, öylece dikiliyoruz. Siyah gözlerini yüzümden ayırmıyor. Bakışlarından hiçbir mana okunmuyor. Ondan korkmadığımı farkediyorum. Kolyeyi ondan çalmaya karar verişim de tam bu ana denk geliyor. Hızlıca bir plan yapıyorum. Plana göre benden şüphelenmemesi için dükkanı ondan önce terketmem gerekiyor. Hemen çıkıp gidiyorum, kapıyı da arkamdan şiddetle çarpıyorum. Kolyeyi almış olmalı, diye düşünüyorum. Karşı kaldırımın dükkan vitrinlerinden mücevhercinin kapısını dikizliyorum. Ve işte, vampir kapıda beliriyor. Sağına soluna bakıyor ve benim gittiğim yöne doğru, kendinden emin yürümeye başlıyor. Beni farketmeden yanımdan geçip gidebilsin diye adımlarımı yavaşlatıyorum. Bir el omzumu kavrıyor, hemen arkamı dönüyorum, diğer el belime dolanıyor. İşte bu hesapta yoktu. Beynim vızır vızır işliyor ama duruma uygun hiçbir strateji bulamıyorum. Yarı şaşkın, yarı öfkeli, yarı meraklı bir ifadeyle yüzüne bakıyorum. Dalgalı saçlarının birkaç inatçı tutamı yüzünün etrafında serbest kalmış. "Kolyeyi sana almıştım."" diyor. Ömrümde daha manyakça birşey duyduğumu hatırlamıyorum. Zaten daha manyakça birşey yaşamışlığım da yok. En azından kendim sebep olmadığım. Kaşlarımı çatıyorum. Belimi bırakmadan, elini cebine daldırıp kolyeyi çıkarıyor. Alıyorum. Geriye doğru usulca bir adım atarken, bir yandan da kolyenin klipsini açıyorum. Gözlerini kısmış, bana bakıyor. Hafifçe tebessüm ediyorum ama kaşlarım hala çatık. Sonra birdenbire kolyeyi sert bir hareketle koparıyorum. Küçük kırmızı taşlar kaldırımda mutlu mutlu zıplıyor, her biri bir yere dağılıyor. Yumruğumu yavaşça açıyorum, ortadaki büyük kırmızı taşın hala avcumda olduğunu görüyor. Verdiği tek görülebilir tepki, gözlerini daha da kısıp başını biraz sağa eğmekten ibaret. Taşı yukarı kaldırıyorum, kaldırıyorum ve yutuyorum. İşte şimdi alt ettim seni. Muzaffer bir edayla arkamı dönüp koşar adım uzaklaşıyorum.

A Black Day - Volume 2

"Nereye gittiğini biliyorum." diyor. Çattık. Bu defa korktuğumu hissediyorum ve sahiden koşmaya başlıyorum. O gerçek bir deli, bense iyi bir taklitçiyim. Deli değilim ben. Arkamdan geldiğini, beni hala görebildiğini hissediyorum. Söylediği gibi, nereye gittiğimi biliyor olması ihtimaline karşı, bilmediğim bir binaya dalıyorum. Eski, gri mermerden, muazzam süslü ve gösterişli bir bina. Dışarıdan öyle gözükmüyordu oysa. Merdivenleri tırmanıyorum. Tıkandığım zaman üçüncü ya da dördüncü kata kadar çıkmış olabileceğimi düşünüyorum. Nefes nefese bir merdivene çöküyorum. Telefonum çalıyor. Açıyorum ama nefesim bir "alo"ya bile yetmiyor. Doğrusu arayan da bunu bekliyor gibi. "Yine bilmediğin bir binaya daldın, değil mi" diyor. Sinirleniyorum. "Kimsin sen?" diye bağırıyorum. Yüzüme kapatıyor. Çıktığım hızla iniyorum merdivenleri. İşte orada, karşı kaldırımda, elleri ceplerinde, bana bakıyor. Caddenin ortasına kadar yürüyorum. Tam ortada, yere bağdaş kurup oturuyorum. Kornalar, küfürler, fren sesleri havada uçuşuyor. Hava gerginleşiyor. Hava kararıyor. O ise hiç istifini bozmadan bana bakmayı sürdürüyor. Bir sigara yakıyor, derin bir nefes çekiyor. Tam yanımda güçlükle durabilmiş otomobilinden inen sürücü aramıza giriyor. Onu göremiyorum. Sürücü bana bağırıyor. Ne dediğini duymuyorum. İki elini açmış, çok sinirli. Hiçbir şey yapmayacağımı anlayınca beni kendisi kaldırmak istiyor. Tam bana doğru hamle yapacakken, ensesinden tutan görünmez bir güç onu kenara fırlatıyor. Beni de kolumdan tutup zahmetsizce ayağa kaldırıyor, bütün o direnişime rağmen. Bana bağıran sürücünün, hayatının hatasını yaparak boş bıraktığı arabasına yürüyoruz. Daha doğrusu ben sürükleniyorum, o yürüyor. Beni arabaya bindirip şoför koltuğuna oturarak gaza basması, göz açıp kapamaktan daha kısa sürüyor. Yolun ortasında kalakalan sürücü, arkamızdan çaresizce bağırıyor. Feryatlarının arasında "polis", "şikayet", "ne sanıyorsunuz?" gibi bir kaç kelime seçebiliyorum. O yerden uzaklaştıkça içinde bulunduğum durum bütün çıplaklığıyla dank ediyor. Ölesiye korkuyorum. Ama deli gibi atan kalbim dışında, bir fiziksel belirtim yok korktuğuma dair. İşte hayatta en iyi becerdiğim şey. Kendimi arabadan atabileceğimi düşünerek kapıları kilitlemiş. Bütün dikkatiyle yola bakıyor. Çıldırmış gibi araba kullanıyor. Sakin görüntüsünün altında bastırmaya çalıştığı tüm patlamaların intikamını arabadan alıyor. Aklıma ilk gelen şeyi yapıp omzunu ısırıyorum. Acıdan gözleri yaşarıyor. Fakat, tıpkı benim korkuyu göstermeme konusundaki başarım gibi, o da acıyı göstermeme konusunda bir uzman. "Neden beni tanımamazlıktan geldin?" diye soruyor. Tuzağına düşmüyorum. "Seni ömrümde görmedim be adam!" demiyorum. Konuşursam, ısırmayı bırakmış olacağım çünkü. Ama ısırmanın bir işe yaramadığını kabul etmek zorundayım. Bu kez, her iki elimle direksiyona atılıyorum. Frene öyle ani basıyor ki, birkaç savrulmadan sonra güçlükle durabiliyoruz. Alnımı şiddetle direksiyona çarpıyorum. Kalbim son hızla atmaya devam ediyor. Tüm bu hengamenin içinde nereye gittiğimizi hiç düşünmediğimi farkediyorum. Her yer zifiri karanlık. Bir otobanda olduğumuzu anlıyorum. Motoru durdurup arabadan iniyor ve bir sigara yakıyor. Alnımda korkunç bir acı var. Güçlükle arabadan inebiliyorum. Bana da sigara ikram ediyor. Reddedemeyeceğim bir teklif. Hiç konuşmadan yan yana sigaralarımızı tüttürüyoruz. Omzunu ovuşturarak bana bakıyor ve kısa, alaycı bir kahkaha atıyor. Öfkeden deliye dönüyorum. İşte hayatta hiç beceremediğim şey. Öfkemi saklamak. Sigaramı asfalta fırlatıp arabaya atlıyorum. O daha ne olduğunu anlamadan, çalıştırıp uzaklaşıyorum. Anahtarı arabada unutmak ha! Seni salak! Dikiz aynasından gittikçe uzaklaşan silüetine bakıyorum. Hiç de paniğe kapılmış gibi görünmüyor, oldukça sakin, sigarasından nefesler almaya devam ederek ağır ağır yürüyor. Bu beni büsbütün sinirlendiriyor. Evime gitmek istiyorum. Evimde olmak istiyorum. Başımın ağrısına midem de eşlik etmeye başlıyor. Ne yaşadığıma ya da hissettiğime aldırış etmeden çalışmayı sürdüren iç organlarım, yaptığım saçmalığın hesabını soruyorlar. Taşı midemde hisseddiyorum. Hastaneye gitmem gerektiğini biliyorum. Ama önce ev. Evime gitmeliyim. Kısa bir süre sonra yolu tanıyorum. Bu çalıntı arabadan da kurtulmam gerek. Sağa çekip motoru stop ettiriyorum. Tanıdık bir muhitteyim, buradan evime nasıl gideceğimi biliyorum. O anda aklıma bu simsiyah adamın evimi de biliyor olabileceği ihtimali geliyor. Vazgeçip hastaneye gitmeye karar veriyorum. Evimi benden çaldığı için ondan bir kere daha nefret ediyorum. Boş ve karanlık yolda amaçsızca yürümeye başlıyorum. Az sonra yağmur da bana katılıyor. Şarkı söylüyorum. Ve her şey bir anda olup bitiyor. Kaburgalarımda dayanılmaz bir acıyla yere çakılıyorum. Gözlerim kararıyor, mücadele edemiyorum. Bana çarpan araba, beni oracıkta bırakıp çekip gidiyor. Dudağımın kenarından ılık bir şey akıyor. Islak zemini hissediyorum. Şimşek çakıyor ve bir an için her yeri aydınlatıyor. Gözlerimi kapatıp inliyorum. Kendimi acıya teslim ediyorum. En olmadık yerlerde en olmadık şeyleri düşünme huyum yine devreye giriyor. Onun kim olduğunu hatırlıyorum. Ölmenin hiç sırası değil, diyorum. Tam hatırlamışken, hiç sırası değil. Yüzü gözlerimin önünde, ölüyorum.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Lady

Az önce bir kadını okudum. Hikayelerini. Güzel yazmıyor. Yine de ilginç bir şekilde estetik. Duyguyu iyi veriyor. Ne demekse bu da. Etkiliyor yani. Etkilendim. Çevremdeki herkesin -biri hariç, o hariç- "vay be" diyeceği türden bir hayat yaşamış. Sanırım hala da yaşıyor. Maceracı, aklına eseni yapan, cesur ve farklı. Özellerden. Ben o kadar cesur olamam mesela. Alem ne der korkusu herhalde. Ya da, ya da bilemiyorum işte. Henüz vakti gelmediği içindir. Belki "ego" dandır :) Neyse, geçiniz. Ne diyordum? Ha evet, özel kadın. Seyahat, sanat, aşk ve erkekler üzerine bir sürü şey yazmış. Yaşamış hepsini. Yaşatarak yazmış. Bravo. En önemlisi, samimi. Ama stil sahibi değil. Kendisi evet, ama yazıları değil. Sanatçıymış; tiyatro, müzik, edebiyat, sinema, fotoğraf... ne ararsan durumu. Güzel bir kadın olduğuna da eminim. Peki ben neden onu anlattım şimdi? Yarın ilk iş, "vay be" demeyecek "hariç" kişiye okutacağım onu. Fazla alay eder olduk çünkü. Dengeye ihtiyacımız var. İçimizdeki lady uyansın artık o güzellik uykusundan. Bakalım güzelleşmiş mi?

13 Ocak 2009 Salı

Ignorance is bliss kill me with your kiss

Yeter sanırım bu kadar. Üçüncü tekil şahıstan hikaye anlatmak iyi güzel de, hakikaten üçüncü tekil şahıs anlatıyormuş gibi geliyor. Benim değil yani, o anlattı ben de dinledim yazdım. Adam şunu yaptı, kız bunu dedi. Aferin. Ignorance is bliss diyen her kimse çok ukalaymış. Matrix de geçiyor diyenler de var Shakespeare söylemiş diyenler de. Kimse kim ama ukala. Öyle ukala ki, cehaleti anlamış olduğunu sezdiren bir cesaretin üzerinden mutluluk tanımı yapıyor. Ben de böyle ağdalı, anlaşılması zor uzun cümleler kurarak ukalalık yapıyorum. Ukalayım zaten. En azından çok isterdim olmayı. Severim ukalaları. Kendimle çelişme konusunda rekora giden bu yazının sonu nereye varacak bakalım. Ignorance is bliss diyen ukalayı anlatıyordum. Sevdim seni kerata. Bileceğiz de ne olacak değil mi? Mutsuz olacağız. Ben mesela çok güzel browni yapmayı bilirim. Bu yüzden mutsuz olduğumu hatırlamıyorum. Ya da tersinden gidelim, o koca koca uzay mekiklerinin çalışma prensipleri konusunda hiç bir fikrim yok. Kara cahil benim. Hayır benim. Hepimiz kara cahiliz. Bu nedenle mutlu muyuz? Kabul edenler, etmeyenler, mutlu değiliz. Yani efendim cehalet mutluluk getirmiyor. Bilmek de mutsuz etmiyor. Sakın karşıma çıkıp da bana, “burada bahsedilen algı eşiklerinin yükselmesi ve farkındalık çerçevesinin genişlemesiyle her olguya milyonlarca değişik perspektiften bakabilme yetisi sayesinde, düşünen, araştıran, değişen ve kendini geliştiren insanın iç dünyasında yaşadığı derin çatışmalar ve üretme sancılarıdır” falan gibi entel dantel laflarla gelmeyin. Gidin yağa iki yumurta kırın. Açlık başınıza vurmuş sizin. Hayat çok basittir, saçmalamaya gerek yok. Doğru bir ve tektir. Bildiğim birşey varsa hiçbirşey bilmediğimdir. Zaten bilemeyiz. Bilmek dediğin şey o kadar kolay mı ki, bildiğini sanıp bir de üstüne “vay keşke bilmeseydim, şimdi çocuklar gibi şendim!” diyorsun. Çok değil 10 cm karelik bir toprağın bilgisi, bileşimi içinde yaşayan tek hücreli çok hücreli bir sürü yaratık kimyası bilmemnesi sana verilse beynin patlar. Ignorance is bliss’miş. E, mutluluklar dilerim o zaman. Seni hiç sevmiyorum sütoğlan. Yıkıl karşımdan şimdi.

Düzlüklerin şarkısı

Sveltzka küçük bir kasabadır. Küçük bir tepenin yamacında, küçük evlerini sevimli çitlerin çevirdiği yeşil bir yer. Masallardan çıkmış gibi görünür. Oysa Sveltzka’da yaşanan telaş hiç de tatlı olanlardan değildi o sabah...

Harp zamanıydı, kasaba halkının neredeyse yarısı cephedeydi uzun süredir. Yalnızca kadınlar, çocuklar ve yaşlı erkekler vardı sokaklarda. Birkaç hafta önce ateşkes ilan edilmiş, sonra hükümet harbin sona erdiğini, askerlerin bölük bölük terhis edileceğini bildirmişti. Şimdi bütün kasaba, yaptıkları hesaba göre o günün ilk ışıklarıyla harbe giden erkeklerin geri döneceğini düşünüyordu. Sveltzka’nın yakınlarından geçen bir tren yolu yoktu, atlı yolculuksa yalnızca tepenin bir bölümüne kadar mümkündü. İhtiyar heyeti, cepheden Sveltzka’ya yolculuğun 20-25 gün süreceğini anlatıyor, bu vesileyle kendi gençlik dönemlerindeki harp anılarını dinletecek birilerini bulmanın fırsatını değerlendiriyorlardı: “kara kış öyle canımıza okumuştu ki, üzerine nöbetleşe bindiğimiz atı kesip yemek zorunda kalmıştık açlıktan!”

Onlar harp zamanlarının felaketlerini yad ededursun, yaşlı ana babalar, genç eşler ve küçük çocuklar, evlat acısı çekme, dul veya yetim kalma ihtimalini dile getirmiyorlardı bile. Bir tür sessiz anlaşmaydı aralarındaki, umudu bozacak hiçbirşeye yer yoktu. şurada burada karşılaştıklarında, birbirlerine bakıp sıcacık gülümsüyorlardı: “az kaldı kavuşmamıza!” Ama hepsinde vardı aynı korku, “ya geri dönmezse?” Pek çoğu uzun zamandır cepheden haber alamamıştı, ama zaten Sveltzka’nın zorlu yolu hesaba katılırsa, mektupların gecikmesi, hatta hiç gelmemesi işten bile değildi.

Sonunda ışıyan gün, vaktin geldiğini haber verdi Sveltzkalılara. Hummalı bir hazırlık, her evde hissedilen olağandışı hareketlilik, ardı ardına kapanan kapılardan çıkan genç-yaşlı bir sürü insan, kucağında bebeğiyle bir yandan şalına iyice sarınmaya çalışan genç bir kadın, bastonuna yaslanmış iki büklüm bir nine ve onu kendilerini yavaşlatacağı gerekçesiyle evde kalması için ikna etmeye çalışan tek kollu oğlu, iki yaramaz erkek çocuğunu zaptetmeye çalışan bir anne, gençliğinde kazandığı madalyaları sırf o günün şerefine gururla göğsüne iğnelemiş bir baba. Herkes, ama herkes yollara dökülmüştü, tepeye doğru yola çıktılar. İrina da aralarındaydı.

Evleneli topu topu dört ay olmuştu ki, savaş patlak vermişti. Kocasını harbe yollarken başı dikti İrina’nın, yalnızlığa alışıktı. Ne kadar süreceğini bilmediği yalnızlıklar da onu korkutmuyordu. Hem öksüz hem de yetimdi çünkü, çok küçükken tanışmıştı yalnızlıkla. Şimdi, hızlı adımlarla tepeye doğru yürürken bunları anımsıyor, yüzünü kesen soğuk rüzgara aldırış etmiyordu.

İrina tepeye varalı henüz bir tütün içimlik zaman geçmişti. Kasaba yavaş yavaş tepede toplanmaya başlamıştı. Gözler pür dikkat ufukta, soluklar tutulmuştu. Çıt çıkmıyordu, mutlak bir sessizlik hakimdi her yere. Neredeyse kimse nefes bile almıyordu. Öylece beklediler, sessiz, hareketsiz, gözlerini kırpmadan. Güneş iyice yükselmişti. Rüzgar aralarından geçerken uğulduyordu. Kalabalık sabırsızlanıyor ama yine de sessizliğini bozmuyordu.

“RODYAAAA !!!!”

Sonunda bir kadın sesi göğü yırttı, kalabalık sesin geldiği yöne doğru döndü. İşte, ufukta pek çok asker silueti, kah koşarak, kah yürüyerek, kah hafif hafif aksayarak onlara doğru ilerliyordu. Bekleyenler de coşkuyla gelenlere doğru koşmaya başladı. İrina da koşuyordu, kısacık bir süre sonra bekleyen ve gelen Sveltzkalılar birbirlerine karıştı. Sevinçten ağlayanlar, sarılanlar, bebeğini kucaklayanlar, çocuğuyla ya da annesiyle hasret giderenler... Ama tablo yalnızca mutluluğu resmetmiyordu, elinde muhtemelen beklediğinin ölüm haberini bildiren bir mektupla bir köşede gözyaşlarına boğulanlar, sinir krizi geçiren genç dullar, kırış kırış olmuş yüzünde göz yaşları zor seçilen nineler, iki elini önüne kavuşturmuş boynu bükük, başı önde ihtiyarlar da vardı aralarında... İrina hepsinin arasından koşarak geçiyordu, sağa koşuyor bulamıyor, sola koşuyor göremiyordu kocasını. Bir an, arkası dönük sarışın bir asker gözüne ilişti. Heyecandan kalbi küt küt atarak koştu gördüğü askere doğru. Hızla omzuna atıldı, kendine çevirdi onu. Ve yüzünü görmesiyle geri çekilmesi bir oldu, soran gözlerle ona bakan asker, kocası değildi. Belli ki karısı olan genç kadınsa İrina’yı yarı acıyarak yarı şaşkınlıkla süzdü. İrina hemen onlardan ayrıldı.

Sveltzka, artık Sveltzka’ya dönüyordu. Kucaklaşmalara, hasret gidermelere şimdilik ara verilmiş, sıcak evlere girme zamanı gelmişti. İrina, gittikçe seyrekleşen grupların arasında, kocasını aramaya boşuna devam etti. Kaybetmeyi kabul edemiyordu, “daha değil, sırası değil!” diyordu kendi kendine boyuna. Nihayet tepede bir başına kaldığında, güçlükle tuttuğu gözyaşları yanaklarına boşanıverdi. Oracıkta gördüğü bir taşın üstüne çöktü, yorgundu, yüzünü avcuna gömdü.

Soğuk iyice içine işliyordu, İrina daha fazla dayanamadı. Ayağa kalktı, son defa ufka baktı ve geri döndü. Henüz birkaç adım atmıştı ki, olduğu yere çivilendi. Kaşlarını çattı, yeniden ufka dönüp baktı. Gözlerini kıstı, bütün gücüyle ufukta gördüğü lekenin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Leke çok yavaş hareket ediyordu ama eğer İrina fena halde yanılmıyorsa bir yandan da el sallıyordu ara sıra. İrina son bir gayretle gücünü toplayarak ufka doğru koşmaya başladı. Lek yaklaştı yaklaştı yaklaştı, önce bir insan oldu, sonra bir asker ve sonunda da kocası. İvan, harpte bir bacağını kaybetmişti. Değneklerle yürüyebiliyordu ancak. İrina ona sevgiyle sarıldı. İkisi de ağlıyordu şimdi. Tek bacağının üzerinde durmaya çalışan İvan ve ona tek koluyla sarılan İrina, kaybettiklerine ve bulduklarına ağlıyordu.

Not: Bu öyküde bir Dostoyevski, bir Tolstoy, bir Gogol olsun muhtelif Rus yazarlarını taklit çabası görebilirsiniz. Zaten Rus isimleri kullandım. Hatta terbiyesizce “Rodya” bile dedim. Ancak şunu belirtmek isterim ki öykü, Soviet Army Chorus’un Song of The Plains şarkısı etkisinde yazıldı. Daha da ileri giderdim. Utandım.

Bir yol haritası

Kabul edeli çok oldu. Uzun zaman. Uzun bir yol önce. “ileriden sağa döneceğiz.” Şimdi ben ilerliyorum sağdan, arkama bakmıyorum. Üstelik aşık olmuştum. Hem de hayatın bana kattığı, beni şekillendiren, beni ben yapan ne kadar şey varsa hepsini kullanarak seçtiğim birine. Ötesi olamaz, ileriden sağa dönmeyeceğiz düz devam edelim. Eğer bir ilerisi varsa. Babam durumun farkında, sen aşıksın o adama, diyor, sesindeki sitemi hissediyorum. Bana çok kızgın. Diğerleri birşey demiyor, deseler de umrumda değil. İlk defa sonunu düşünmeden birşey hissediyorum ve yoluma çıkan herşeyi yok edebilirim. İleride hız tümseği var, dikkat. Ayağımı gazdan çekmiyorum. Ya o? Korkak mı? şıpsevdi mi? ne diyor ne düşünüyor ne hissediyor, çok meşhur bir şarkıda geçtiği gibi: fasulyenin neden pişmediğini mi? Bu da çok umrumda değil, onu hissediyorum çünkü. Herşeyini. Derin bir aşkın getirileri. Belki de sakıncaları. Ben memnunum. Herşeyi kabul etmiştim. Otobanda ilerliyorum hala.

Onu düşünmeden tek bir anım geçmiyordu, onu düşünmek de değil yaşamaktı bu aslında. Onunla konuşuyordum, en gizli sırlarımı anlatıyordum. Gölgem bile bana ondan daha uzaktı. Beynimin her kıvrımında yaşayan bir hücre gibi. Bedenimin içine hapsetmeyi başardığım ikinci ruhum gibi. Onunla uyuyorum, onunla uyanıyorum. Uykusuz yola çıkmayın. Çünkü bu bir gece yolculuğu.

Oysa, kendisinden başka hiç kimseye ait olamayacağım bu adam başka bir kadınlaydı. Ah ne kadar yanlış... kendine yazık ediyorsun, diyorum, beni duymuyor. Kırmızı ışık. Kıskanıyorum. Daha önce hiç tatmadığım bir duygu bu. Kıskıvrak yakalıyormuş insanı, yeni şeyler hissediyorum bu adam sayesinde. Ruhun bedenine birkaç beden küçük gelmesi nasıl birşey, inanması çok güç. Birşeyler yapmak isteyip de yapamamak. Sonuna kadar çaresizlik. Hiçbir mekana sığamamak. Korkutucu. Ani fren. Öne arkaya savrulma. Eylemsizlik. Nefesin ciğerlere çok gelmesi, hayır darlık değil bu. Emniyet kemeri.

Yavaş yavaş gözüm dönmeye başlıyordu, bu kadar aşık olduğumu da bilmiyorum daha önce, bir daha böyle olacağımı da sanmıyorum. İbre sınırı zorluyor. Gaz pedalı daha ileri gidemeyeceğini haber veriyor ama ayağım onu asfalta yapıştırmak istiyor. Sonunda onu gördüm. En beklenmedik yerde, en beklenmedik şekilde. Hala bugün bile, o an nasıl kalbimin durmadığına şaşıyorum. Airbag. Kendimden asla ummayacağım kadar sakindim. Onunlaydı, o kadınla. “zavallı...” Bunu daha çok hangisi için söyledim, bilmiyorum. Aşık olduğum adama mı, yoksa o kadına mı? arsızca onlara bakıyordum. Sonunda beni farketti. Kadın, nasıl olduysa anlamadı bile. Halbuki kendilerine bakan erkekleri hissetmekte usta olduklarını duymuştum. Her neyse, boşver kadınları.

“o” kadının kulağına eğildi, birşeyler söyledi. Kadın “tamam” anlamında başını sallarken, o bana doğru yürümeye başladı. Yüzündeki ifadeyi anlamakta güçlük çekiyordum. O ifade ve bana doğru gelişi, ölürken bile gözlerimin önünde bütün canlılığıyla, bütün ayrıntılarıyla yaşanacak bir sahne olarak hafızama kazındı. Ve ben yaşayabildim.

“seni görmek güzel” dedi. “seni de öyle” dedim. Evet, bu kadardı. Ne konuşabilirdik ki? Omuzlarından tutup sarsmak istiyordum onu. “yapma bunu kendine ve bana... ve... ona.... daha fazla kandırma artık kendini...” diyebilmek için oracıkta ölmeye razıydım. Bunları söyleyeyim ve hemen ölüp gideyim, tamam, ama lütfen söyleyeyim. “lütfen...” dedim.. ne dediğimin farkında olmayarak. “efendim?” dedi, anlamamıştı. Sık sık yaparım bunu. Uzun uzun birşeyler düşünür ama sadece vardığım sonucu yüksek sesle söylerim. Tabii, yanımdakilerin hiçbiri bu damdan düşer gibi söylenmiş ve hiçbir anlam ifade etmeyen sözleri anlamaz. Ben de açıklamam. Üşenirim çünkü. Ama o, anlardı.
Yüzüme baktı. “birşey mi dedin?” diye tekrar etti. Israr etti. Beni fethetti. “Lütfen..” dedim, daha kararlı bir sesle, gözlerinin içine bakarak. Daha fazla anlamamazdan gelemeyeceğini biliyordu. Gözlerini kapadı. Onu öpmek istedim. Kendime engel oldum. Emniyet şeridi. Gözlerini açtı. “yapamam...” dedi. “neden?” dedim, verecek pek çok cevabın arasından hangisinin uygun olacağını düşünmek için sustu. Onun yerine en uygun olmasa da en doğru cevabı seçtim, her zaman yaptığım gibi. “korkuyorsun çünkü.” dedim. Yüzünden bir an itiraz edecekmiş gibi bir ifade geçti, sonra hatları yumuşadı. “belki de haklısın..” diyebildi. Başı önündeydi şimdi. Çenesini tutup, yüzünü kaldırdım. “bu son şansımız olabilir” dedim. Onu zorladım. Kontrolsüz kavşak. Avcunun içiyle yanağıma dokundu. Dudaklarımla bileğinin içine dokundum. Kızgın bir kor tenine değmiş gibi hızla elini çekti ve arkasını dönüp gitti.

Bir süre öylece kalakaldım. Yüzümde mimik yoktu. Rölanti. Acı hissetmedim. Üzülmedim. Kızdım. Çok kızdım. Cesaretin bu kadar yakışacağı bir adamın inatla onu reddetmesine kızdım. O anda bir karar verdim. Yanlıştı, o zaman da biliyordum bunu. Ama ben cesurdum. Erkekler tuvaletine gittim. Bir kaç prezervatif aldım. O geceki kadınımı tavlamak için bara geri döndüm. O’nun birlikte olduğu kadına gözlerimi dikip bakmaya başladım. Çok geçmeden bakışlarıma cevap buldum. Kadınların doyumsuz olduğu doğruymuş. Zayıf noktasından vurdum onu. Beğenilme egosu. Ceza puanı. Kadehimi o kadına doğru kaldırıp, usulca göz kırptım. Kendilerini beğenen başka bir erkeğe hayır diyemiyorlardı. Çok geçmeden “O” da durumun farkına vardı. Yüzünden müthiş bir keder ifadesi okunabiliyordu. Bunu görebiliyordum. Yanındaki kadınsa yalnızca ona olan ilgimin sürekliliğini arzuluyordu. Aşık olduğumuz adamın içindeki fırtınadan habersizdi. Ve o, aşkı için herşeyi yapabileceğim adam, çekti gitti. Bara doğru bir miktar para fırlattı, kolundan tutup onu yalandan durdurmaya çalışan sevgilisini itti ve gitti. Kadın vakit kaybetmeden yanıma geldi, bense gözlerimi kapıdan ayıramıyordum, az önce onun çıktığı kapıdan.

Ben de çıktım. Sokakta yoktu. Belki görürüm umuduyla biraz daha aradım ama bulamadım. Tali yol. Kadınları sevmiyorum. O da sevmiyordu. Sadece ben kabul edeli çok oldu. Uzun zaman önce. Uzun bir yol önce.

Simple minds

Bebek

Orta çağın şatolarına taş çıkartacak kadar yüksek tavanlı ve ferah salonunda, tam bir derebeyi edasıyla yürüyordu şömineye doğru. Bebeklerin olduğu yere yani. Ne zaman başlamıştı porselen bebek biriktirme tutkusu, çocukken mi? Galiba. Dünyanın her yerinden gelmiş, satın alınmış, hediye edilmiş, biriktirilmiş bir sürü bebek. Çeşit çeşit yüzler; gülen, somurtan, korkmuş, şaşkın. Japon figürleri, gösterişli barok kıyafetliler, kıvırcık saçlılar, yeşil gözlüler, mavi gözlüler. Kaç tane? Asla yeteri kadar değil. Bu sert görünüşlü adamın en büyük hazinesini sahip olduğu muazzam miktardaki para olduğunu düşünenler çok yanılıyordu. Bebeklerine paha biçilemezdi, tabii adamın fikrine göre. Hepsi de onundu, ona aitti, itaatkardılar, derebeyinin serfleri. Adam, bebeklerden birinin önünde durdu. Uzun uzun baktı ona. Siyah kuzguni saçlı, beyaz porselenden, hüzünlü bakışlı ve zarif bir parça. Kölesine aşık bir derebeyi. Ona köle olmayı kesinlikle reddeden, etten kemikten yapılmış olan bebeği çoktan kaçmıştı. Porselenden yapılmış kopyası ise tam karşısındaydı. Adam bebeği eline aldı, yemek masasına götürdü. Sofra hazırdı, bebeği de karşısına alarak oturdu. Gözlerini bebeğin manasız ama pırıl pırıl gözlerinden ayırmadan, kadehini kırmızı şarapla doldurdu. Her hareketi ölçülü, ağır ve planlıydı, üstelik hantal olmaktan çok uzaktı. Gözbebeklerini sabitlendikleri yerden çekmeye hiç niyeti olmayarak şarabından bir yudum aldı. Bebek, çıldırtıcı bir kayıtsızlıkla karşısında oturmayı sürdürdü. Daha fazla dayanamadı derebeyi, öfkelendi. Öfke, şarapla birlikte damarlarında dolaştı. Çevik bir hareketle aniden bebeği eline aldı, dudaklarını yüzüne gömdü. Kalp ritmi düzensizleşmişti, öyle bir hırs ve intikam arzusuyla öpüyordu ki bebeği, kim olsa şakaklarında biriken boncuk boncuk teri ve titreyen ellerini yaşadığı yoğun tutkudan zannederdi. Derebeyi de öyle düşündü, ta ki dudaklarını bebekten ayırmak zorunda bırakan soluksuzluğu göğsünde hissedene kadar. Nefes alamıyor, kalbi kuş gibi çırpınıyor ve adam buna anlam veremiyordu. Dehşet dolu gözlerle hala elinde duran bebeğe baktı, diğer eliyle de kravatını gevşetmeye çalışıyordu. Bacakları onu taşımayı reddedip, dizlerinin üstüne çöktüğünde bunu umursamadı bile, bebeğin yüzüne dalga dalga yayılan kan kırmızı renge bakıyordu. Adam ıslıklı ve hırıltılı bir sesle nefes almaya çabalıyordu. Bebeğin kar beyazı yüzü, kaynağı belli olmayan bir yerden dökülen kırmızı mürekkeple kaplanıyordu sanki. “kan...” diye düşündü derebeyi, eliyle dudaklarını sildi ve kendi dudaklarında da kan olup olmadığına baktı, yoktu. Korku, dehşet, merak ve heyecan, kalbe düşman olan ne kadar his varsa hepsini en şiddetli haliyle aynı anda yaşıyordu, bitsin istedi. Bitsin. Yere yığıldı. Kalbi durdu. Bebek yere düştü. Parçalandı. Adam öldü. Porselen olmayan kölelerinden biri, salondan gelen tuhaf seslerin finalinde kopan gürültüye daha fazla ilgisiz kalamayarak odaya girdi. Bir efendisine, bir de yerde parçaları oraya buraya saçılmış kırmızı- beyaz porselenden bebeğe baktı. Üzülmedi, şaşırmadı, korkmadı ya da paniğe kapılmadı. Sofraya gitti, şarabı kokladı. “zehir...” dedi, yalnızca kendinin duyabileceği bir sesle. Zehirli karışımların rengini değiştirdiği bu özel porselenden yapılmış bebeği, efendisine o vermişti ve bunu kendisinden başka bilen yoktu. Hizmetkarı olduğu bu adamın gözünün önünde eriyip gitmesine razı olamamış, onu bu duruma getiren kadının porselen bir kopyasını yollamıştı efendisine. Bir şişe de şarap. Efendisi, bebeğin de şarabın da sevdiği kadından geldiğini düşünmüş, bir süreliğine mutlu bile olmuştu. Şarabı birlikte içebilmek için uzun süre bekledi kadınını. Gelmedi... Yemek masasında oturmuş, yerde cansız yatan adamı izlerken bunları düşündü, yaşadıklarını, acılarını ve hepsinin nihayete erdiği bu kutsal anı. Neden sonra, birden toparlandı, ayağa kalktı, etrafı toplamaya girişti. Salondan çıkarken, yerde yatan adama son bir kez göz attı. “neyse ki uşaklardan şüphelenmiyorlar artık...” diye mırıldandı.